24 Mayıs 2009

Domuzlar, kadınlar ve eşcinseller

İlk ortaya çıktığı 80’li yıllarda AIDS, hemen bir eşcinsel hastalığı olarak görülmüştü. Eşcinseller lanetliydi ve işte sonunda belalarını bulmuşlardı.

Kutsal kitaplarda ensest bile aslında hoşgörülüyordu. Lut, kızlarıyla yatağa girmişti ama Tevrat’ta bunu lanetleyen tek bir satır bile yoktu. Oysa erkekler arası eşcinsel ilişkinin payına düşen tanrının en korkunç cezalarıydı. Belli ki iki erkek arasındaki tensel ilişkiyle bir alıp veremediği vardı tanrının. O zamanlardan bugüne, eşcinsellerin üzerindeki lanet kalkmadı ama Tanrı yöntemlerini değiştirmiş görünüyor. Lut’un devrinde yakıp yıkarak ceza veriyordu, 80’lere geldiğimizdeyse artık daha rafine yöntemler kullanıyor, lanetini bir virüsle ulaştırıyordu. HIV, tanrının eşcinsellere lanetiydi. Daha sonra anlaşıldı ki, HIV gayet demokrat bir virüstü; cinsiyet, cinsel rol, cinsel yönelim ayrımı gözetmiyordu. Tanrının erkekliğinin karşısında herkes eşcinseldi.

Eşcinseller, kadınlar ve domuzlar… Tek tanrılı dinlerde Tanrı olarak isimlendirilen ortak karakterin lanetli yaratıkları. Geriye, heteroseksüel erkekler kalıyor: Tanrının sevgisine mazhar olan ayrıcalıklı çoğunluk, yaradılışın esas oğlanları.

İslam ve onun kutsal kitabı Kuran’da kadınların, eşcinsellerin ve domuzların durumu, aynı evi paylaşan ev arkadaşlarına benziyor. Domuzların durumu malum. Onun etini kendi etine katmak, en büyük günahlardan. Eşcinsellerin de domuzlardan farkı yok. İşin ilginç yanı, bu iki günah arasındaki ortaklık: Et. Tanrı, domuzun etiyle erkeğin eti arasında bir paralellik kurmuş belli ki. İkisini de erkeklere yasaklamış. Birini kulluğa ihanet, diğerini de erkekliğe ihanet saymış; kulum olacaksanız benim erkeklik tarifimi bozmayacaksınız, demeye getiriyor.

Peki, kadınlar? Erkekleri çok seven tanrı, kadınları domuzlardan ve eşcinsellerden daha fazla seviyor mu? Özellikle İslam’da, tanrının gözünde kadınların yeri en içinden çıkılmaz tartışma konularından biri olageldi. Türlü surelerde kadınlarla ilgili ayetler işaret edilerek İslam’ın kadınları ikinci sınıftan gördüğü iddia edildi. Böyle diyenlerin karşısına “cennet anaların ayaklarının altındadır” gibi laflarla çıkıldı. Ama burada, kadınlardan değil, annelerden bahsediliyordu. Yaşar Nuri ve benzeri “sofu olmayan” ilahiyatçılar, türlü taklalar atarak tanrıyı ve dini kurtarmaya çalıştı. Ama tanrının, baştan aşağı kendi sözü olan Kuran’da kullandığı söyleme yapılacak bir şey yoktu, bu yüzden de o söyleme hiç değinilmedi:

Okan Bayülgen, şovuna, sevse de sevmese de herkesi çağırır. Onun kimi sevip kimi sevmediğini anlamanın yolu kolaydır: Okan Bayülgen, sevmediklerini de konuk eder ama onlarla pek konuşmaz. Öylece bir köşede oturtur. Soru bile sormaz. Mesela Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan çifti, bu tip konuklardandı. Tanrının üslubu da bunun aynısı. Kuran’ı okuduğunuzda, tanrının sadece erkeklerle konuştuğunu görürsünüz. Kadınları muhatap bile almaz. Kuran’daki söylem baştan aşağı böyledir. Tanrının muhatabı erkeklerdir. Kadınlara bir şey söyleyeceği zaman, gene erkeklere hitap eder, “kadınlarınıza söyleyiniz” diye başlayan cümleler kurar. Böyle yaparak Tanrı, erkekle kadın arasındaki mülkiyet ilişkisini de çatmış olur.

Erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre ve erkek bir tanrının egemenliğinde kurgulanmış bu dünyada, erkeklerin zihninde kadınlar, tıpkı domuzlar ve eşcinseller gibi, birer melanet kaynağı olarak durur. O kadar yerleşmiş ve refleksif bir algıdır ki bu, bir muhakeme sürecini gereksinmeden, kendiliğinden ortaya çıkar; anlık tepkilerde, “ilk akla gelen” türünden düşüncelerde, hep bunun izi vardır. Ne tesadüftür ki, domuzlar ve kadınlar arasında bir kader ortaklığı olduğu en son domuz gribi salgınında ortaya çıktı.

Bugünlerde televizyon kanallarında, Sağlık Bakanlığı tarafından bilgilendirme amaçlı olarak hazırlanmış birtakım filmler dönüp duruyor. Bu filmlerde birbirimize hastalık bulaştırmamak için neler yapmamız gerektiği anlatılıyor: Hapşırırken yüzümüzü elimizle değil de dirseğimizin iç tarafıyla kapatmalıyız, yanımızdakinin suratına doğru öksürüp tıksırmamalıyız, elimize hapşırıp sonra o elle para tutup başkasına vermemeliyiz… Filmlerde bu bilgiler, canlandırmalar yoluyla aktarılıyor.

Bu filmlerin birinde bir ofis ortamındayız. Çalışanlardan bir kadın hastalanmış, hapşırıp duruyor. Patronunun yanında. Patron erkek. Masasında oturuyor. Kadını, kendisine doğru hapşırmaması için uyarıyor. Bir başka filmde bu sefer bir minibüsteyiz. Gene bir kadın hapşırıp öksürüyor. Hapşırırken yüzüne kapattığı eliyle tuttuğu parayı önünde oturan erkeğe, şoföre vermesi için uzatıyor. Dış ses (bu da bir erkek sesi) böyle yapmamamız gerektiğini anlattıktan sonra, işin doğrusu izlettiriliyor.

Bu filmlerin satır arası, alt metinleri bize ne söylüyor? Nasıl bir ideolojik yan var bu filmlerde?

Hapşıranların, yani hastalık bulaştırma riski olanların hepsi kadın. Tehlike altında olan, erkekler. Biri bir erkek patron, öbürü bir erkek yolcu. Sağlıkları yerinde ancak hasta kadınların tehdidi altındalar. Çünkü şuursuz kadınlar etrafa virüs yayıyor ve erkekleri tehlikeye sokuyor. Filmlerde, ne hapşıran erkek var, ne de virüs tehdidi altında bir kadın.

Mizansenlerin bilinçli olarak böyle kurulduğu iddia edilebilir. Böyle bir iddianın da kötümser bir bakış olacağı düşünülür. Oysa keşke bu mizansenler kasten böyle kurulmuş olsalardı. Keşke bu filmleri hazırlayanlar, erkekleri ve kadınları bilinçli olarak böyle temsil etmiş olsalardı. Asıl böylesi iyimser bir bakış olurdu. Çünkü bu mizansenlerde kadınların ve erkeklerin temsilinde kasıt olmadığı apaçık.

Bu filmleri hazırlayanlardan hiçbiri, kadınları şöyle erkekleri de böyle gösterelim diye düşünmedi. Akıllarının ucundan bile geçmedi bu. Her şey kendiliğinden oluverdi. Kadının erkek zihnindeki yeri, bu filmlere kendiliğinden böyle yansıdı. Nasıl ki kelimelerin anlamlarını öğrendikten sonra bunları hiç düşünmeden, otomatik olarak kullanıyorsak, yaşadığımız kültürde kadının ve erkeğin nelere karşılık geldiğini de aynı şekilde yansıtıveriyoruz. Bu içselleşmiş cinsiyet algısı, muhakemeyi, düşünmeyi, akıl yürütmeyi atlayarak çalışıyor. Böyle bir hayat karşısında da kadınlar, domuzlar ve eşcinseller ev arkadaşı oluyor.

Mustafa Konur, 24 Mayıs 2009

18 Mayıs 2009

Gülsüm gerçek, hayat kısa...

Geçen hafta Malatya'da, ileride ineklik tarihinin kilometre taşı olarak anılacak bir olay yaşandı.

Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı Köyü'nde "Gülsüm" adlı bir inek, sahibinin elinden kaçıp ilköğretim okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırınca, Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ineğin sahibi olan aile hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma açılan aile de, devletin hışmından korkup ineği komşu köye sürgüne gönderdi.

Büstü kıran ineğin sahibi olayı şu sözlerle anlattı: "Her gün yaptığım gibi otlaması için dışarı çıkardım. Elimden kaçtı. Yakalamak için peşinden gittiğim sırada okulun öğrencileri ineğin bahçedeki büstü kırdığını söyledi. Olaya çok üzüldük. Ardından büstün kırılması nedeniyle soruşturma başladığını duyduk. Köye gelerek ifadelerimizi aldılar. Neredeyse tüm köylünün ifadesi alındı. Kabahatli olan bir hayvandı. Kasıt olmadığını söylesek de ceza alabileceğimiz söylendi. Bu nedenle korktuğumuz için soruşturmaya sebep olan ineğimizden kurtulmaya karar verdik."

Milli eğitim müdürünün açıklaması ise, kullandığı dil ve üsluba bakılırsa, olayın ciddiyetini gözler önüne seriyordu: "Soruşturma için bir müfettiş görevlendirildi. Olayda bir kasıt olup olmadığı veya olayın oluş biçimi hakkında kesin sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor. Köylülerden alınan bilgiler olayı bir ineğin gerçekleştirdiği yönünde."

Medyanın "Aziz Nesin hikayesi" başlığı atarak karikatürize ettiği bu mühim olayın üzerinde kimse pek durmadı. Oysa ki, olur da ileride bir gün, TC tebaası devlete karşı özgürlüğünü kazanacak olursa, Gülsüm bunun miladı olacaktır. Ama, TC yurttaşı olmanın, dahası Güneydoğulu olmanın ne mene bir şey olduğunu bir inekten öğrenmek, gene de kırıcı tabii.

Güneydoğu'yu, hatta sadece Güneydoğu'yu değil, memleketin her yönündeki hayat iklimini anlamak için, televizyona çıkan, gazetelerde köşeler yazan erkeklere ve kadınlara kulak vermektense, bir inek olan Gülsüm'ün hikayesi çok daha kafa açıcı. Yasama, yürütme, yargı erklerinin burada mostralık olduğunu, esas erkin korku erki olduğunu faş eden tek olay bu da değil. Güneydoğu'da yaşayanlar o denli korkutulmuşlar ki hayatları paranoya ikliminde sürüp gidiyor. Devletin enerji tasarrufu için dağıttığı tasarruflu ampulleri, içine dinleme cihazı yerleştirilmiştir kuşkusuyla kırıyorlar. Dahası da var: Güneydoğulu kadınlara doğum kontrolü için kurs veriliyor. Bu kursların sonunda kadınlara, gebeliği önlemek için devlet spiral takıyor. Onlar da dinleme cihazıdır diye bu spiralleri çıkarttırıyor. Hatta bu durumla ilgili fıkra olarak anlatılan bir olay var. Gerçi bunun fıkra mı yoksa gerçek bir olay mı olduğu meçhul. Çünkü durum öyle bir noktaya geldi ki, gerçeğin kurguya parmak ısırtması işten bile değil:

Güneydoğu'da devlet kadınlara yönelik doğum kontrolü kurslarında anlatıyor: Nasıl korunulur, nasıl hamile kalınmaz, istenmeyen gebeliklerden nasıl kurtulunur vs. Bu kurslara katılan kadınlardan biri de, her akşam kocasına o gün kursta öğrendiklerini anlatıyor. Kocası da merakla dinliyor. Kursun sonunda kadına spiral takıp gönderiyorlar. Akşam kocası gene soruyor, bugün neler öğrendiniz? "Bugün bir şey öğrenmedik," diyor kadın, "ama bana bir şey taktılar." Adam şaşırıyor. Neymiş o, diye soruyor. "Adı çıkıverdi aklımdan, ama artık hamile kalmayacakmışım, onun içinmiş" diyor kadın. Kocası birden telaşlanıyor. "Nasıl izin verirsin buna, deli misin sen" diye karısına bağırıyor, "kesin sana kamera takmışlardır bizi gözetlemek için!" Sonra, aç diyor karısına bacaklarını. Kadın açıyor. Kocası da sırıtan bir suratla karısının kukusunun içine doğru bakıp bağırarak el sallıyor: "Ne mutlu Türküm diyene!"

86 yıllık Cumhuriyet tarihinin özeti işte budur.

Mustafa Konur, 18 Mayıs 2009

10 Mayıs 2009

Sally Mann'in anneler günü kutlu olsun

Bugün anneler günü. Ben de gittim, yanaklarından öpüp annemin anneler gününü kutladım. Hediye alacak para olmadığı için “kuru öpücükle” denen türden bir kutlamaydı. Anneler gününde ondüla saç maşası gibi hiçbir halta yaramayacak, mutfak robotu gibi annemin mutfak halini pekiştirecek hediyeler aldığım, hatta oturup ona şiir yazdığım, evlatlığa bağlı kaldığım bir dönemim oldu tabii ki. Bu dönemin ne zaman sona erdiğini hatırlamıyorum. Bugünkü kutlama da anne, bayan, hanım, bacı gibi kutsal kılıklarla arası bozuk biri olarak kerhen yaptığım bir iş oldu. Hayatı, tam da inandığınız gibi yaşamanız her zaman mümkün olmuyor. Öyle yaşamaya kalktığınızda kaba, vurdumduymaz, düşüncesiz, öküz gibi yaftalar üzerinize ateşlenir. İnsanlar bu konuda daima tetikte; rollerin gerektirdiği davranış kalıplarına aşkla bağlılar…

Anneliği reddeden, doğurduğu çocuğu atan kadınlara hep sempati duydum. Özellikle, bunu bir kadın olma bilinciyle yapmayan, feminizmden haberi bile olmayan, anneliğe geçmeyi adeta içgüdüleriyle reddeden, hani şu “varoş kadını” denen kadınlar benim yüzümü güldürdü. Hem onların gözükaralığına imrendiğim için, hem de, doğal olduğuna inandırıldığımız “annelik rolü”nün aslında tarihsel olduğunu gösterdikleri için.

Annelik rolünü geri çeviren kadınlar, erkeklerden önce bizzat kadınlar tarafından lanetlenir. “Nasıl bir anne bu?” çığlıkları, önce kadınlardan yükselir. Amerikalı fotoğraf sanatçısı Sally Mann, çocuklarını atmamış, anneliği reddetmemiş, ancak, çocuklara yüklenen kutsallığı alaşağı ederek anneliği de ters yüz etmiş.

Mann’in “The Immediate Family” isimli fotoğraf serisinde konu, kendi çocukları. Üç çocuğunu, sigara içerken, çırılçıplak uzanmışken, hastayken, sinirliyken çekmiş. Bu fotoğraflarda, neredeyse tüm çocuk fotoğraflarına hakim kutsallıktan, masumiyetten eser yok. Büyük kızını neredeyse bir arzu nesnesi gibi sunmuş. Çocuk deyince kafasına şu meşhur ağlayan çocuk tablosu gelenler için son derece rahatsız edici fotoğraflar bunlar. Üstüne üstlük bunu yapanın bu çocukların annelerinin olması, büyük çoğunluk için tahammül ötesi.

Sally Mann’in fotoğraf çekerek özünde bir erkek işi olan izleme eylemine elinin hamuruyla karışması, zaten günahların en büyüğü. Bu kadarıyla kalmayıp kendi çocuklarını çırılçıplak fotoğraflaması olacak iş değil. Aldığı tepkiler, “bu kadının annelik hakları elinden alınsın” noktasına kadar varmış. Peki, bunu kimler istemiş? Elbette ki başka kadınlar…

Sally Mann’in anneler günü kutlu olsun…

Mustafa Konur, 10 Mayıs 2009

09 Mayıs 2009

Milliyetçilikte son nokta

Bu toplumdaki milliyetçi dürtülerin nereye vardığının belki de en çarpıcı örneği geçen gün yolda yürürken ayağıma takıldı.

Boyu 10, eni 8 santimetrelik ufak bir kart bu. Yolda yerde duruyordu. Alıp baktım. Ön yüzünde, açıkta hiçbir nokta bırakmamacasına bayrakla kaplanmış bir Türkiye haritası. Altında da şu yazı:

"VATAN, BAYRAK, MİLLET bir bütündür, ancak üzerinde insanı insan yapan değerler var oldukça yaşar."

Ne düşünürsünüz? Bu kartı kim hazırlamış olabilir? Ülkü ocakları? Alperenler civarından birileri? Ulusalcılar? Bölücülüğe karşı bir uyarı? Siyasi parti? Yoksa ordu ayar mı çekiyor? Kim gelir aklınıza?

Haliyle benim de aklımdan elektrik hızında ilk bunlar geçti. Fakat hemen o yazının altındaki "... APT. Yönetimine" ibaresini görünce afalladım. Sonra kartın arkasını çevirdim. Bu kartı hazırlayanların yanında benim hayalgücümün ne denli kısır olduğu gerçeği bir tokat gibi patladı suratımda.

Elimde, bir ilaçlama şirketinin, apartmanlara ilaçlama teklifi sunmak için hazırladığı, posta kutularına atılan türden bir kart tutuyordum. Kartın arka yüzünde, apartmanın hangi kısımlarının ilaçlanacağı, bedelinin 70 lira olduğu, adres ve şirketin kendini öven cümleleri gibi ayrıntılar yer alıyordu.

Herkesin duyabileceği bir sesle "oha!" dediğimi hatırlıyorum.

Anlamadım. Ve hala anlayabilmiş değilim. Şirket neden bu milliyetçi giysiyi kullanmıştı? Nasıl bir mantık silsilesiyle hazırlandı bu kart? Apartmandaki böceklerle vatanın bölünmez bütünlüğü arasında ne alaka vardı? Toplumdaki milliyetçi tepkilerin artık her türlü mantık silsilesini by-pass ederek oluştuğunu biliyordum. Türk deyince kuyruğunu sallayan, Kürt deyince havlayan birer Pavlov köpeği haline getirildiğimiz ortadaydı. Ama iş buraya kadar mı varmıştı? İşi böcek öldürmek olan bu şirket, hizmetini pazarlarken neden milliyetçi mesaj kullanma gereği duymuştu?

Zihnimin hala umudunu yitirmemiş yanı, cümledeki "Ancak"a takılıverdi. Acaba bir ayrıntıyı gözden mi kaçırıyordum? "Ancak" zarfı, bir düşünceye karşıt ikinci bir düşünceyi anlatmak için kullanılırdı. Cümlenin "ancak"tan önceki kısmına karşıt bir düşünce mi söz konusuydu da ben mi anlamamıştım? Yani şunu mu demeye getiriyordu bu çılgın ilaçlama şirketi: Vatan, bayrak, millet, bunlara eyvallah, ama yetmez, o vatanın üzerinde insanı insan yapan değerler var oldukça bunlar anlamlıdır. Diyelim ki mesaj bu. Ama gene ne alaka? Çünkü eğer böyleyse, şirket, eksik olanı kendisinin sunduğunu iddia ediyor olmalı. Bu şirketin işi ne? Apartmanlardaki böcekleri öldürüyor...

Yoksa ben, bu ülkedeki gelişmelerde artık mantık aranmaması gerçeğini yeterince kavrayamamış mıydım?

Yoksa bu ilaçlama şirketi müthiş bir şark kurnazlığı mı yapıyordu para kazanmak için?

Eğer mecbur kalsam, hangisini tercih ederdim: Apartmandaki böcekleri mi, yoksa bu ilaçlama şirketini mi?

Ve zavallı Gregor Samsa, niye böceğe dönüşmüştü?
Mustafa Konur, 9 Mayıs 2009

23 Nisan 2009

Çocuk bayramıymış... Altıma doğru!

Bugün 23 Nisan…

Bugün kurulan birçok cümle böyle başladı.

89 yıldır çocuk bayramı diye yutturulan 23 Nisan’ın, ne milli egemenlikle ne de çocuklarla ilgisi olduğunu anlamak için uzun boylu kafa patlatmayı gerektirmeyecek kadar çıplaktı manzara.

Taksim’de yapılacak resmi tören için, okullardan toplanan küçük çocuklar anıtın karşısına yerleştirilmiş. Hepsi bacak kadar. Hava soğuk. Soğuk olacağı bir gün öncesinden belli. Çocukların üstünde kısa kollu tişört ve ekose yelekten oluşan sivil üniformalar var. Soğuktan titriyorlar. Burada çocuk bayramı kutlanıyor! Tam karşılarında devlet erkanı var. Kalın paltolarının içinde devlet terbiyesiyle duruyorlar. Çocuklar hazırolda kalmaları gerektiğini biliyor ama soğuk galip gelmiş, birbirlerine sokulup kıpır kıpır ısınmaya çalışıyorlar. Tören bitiyor. Şehrin en tepedeki sivil ve asker yetkilileri, uzatılan mikrofonlara havanın ne kadar soğuk olduğundan yakınarak çocukların yanından geçip gidiyor.

Her sabah bu çocuklara, öğrenci andı denen o utanç verici yemin tekrarlattırılıyor. Her sabah bu çocuklar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirttirilerek, kendi varlıklarının bir hiç olduğuna ikna ediliyor. Bu çocuklar, her sabah; yurt, millet, vatan, ülkü gibi ne olduğu belirsiz kavramları canlarından ve hayattan daha çok seveceklerine yemin ettiriliyor! Muhtemelen hiçbiri, bu yeminin, Mussolini İtalya’sından ithal edilip bire bir tercüme edildiğini, dolayısıyla bu yemini ederek hayatı değil ölümü kutsadıklarını bilmiyor.

Yer, Diyarbakır. Herkes gene bir anıtın önünde. Tören yapılacak. Protokolde kimse yerini şaşırmasın, her şey kitabına uygun olsun diye, şehrin sivil ve asker yetkililerinin nerede duracağı yere konan metal yuvarlak isimliklerle saptanmış. Ancak şehrin belediye başkanı, kutlamaları protesto ettiği için gelmemiş. Sadece isimliği var. Hemen bitişiğinde vali, onun yanında da ikinci hava kuvvet komutanı. Tam tören başlayacakken, komutan, belediye başkanına ayrılan yere geliyor. Ayakkabısının ucuyla isimliği kenara ittirip “götürün şunu” diyen bir baş hareketiyle askerlere emir veriyor. İsimlik hemen uzaklaştırılıyor. Komutan, kendine ayrılan noktada değil, kovduğu belediye başkanına ait noktada dimdik yerini alıyor.

Diyarbakır’ın iki şehir uzağında Hakkari var. Türkiye genelinde Kürtlere yönelik başlatılan operasyon çerçevesinde birçok insan gözaltına alınmış, tutuklanmış. Bunu protesto etmek için Hakkarililer sokakta. İçlerinde çocuklar da var. Kar maskeli özel harekat polisleri, panzerler, boyalı su sıkan araçlar havayı ağırlaştırmış. Sokağa dökülen insanların üzerlerine acımasızca gidiyorlar. Devletin yıllardır sadece şiddet diliyle konuştuğu Kürtlerin çocuklarının da elinde tek bir dil kalmış: Taş atmak. Polise taş atıyorlar. Ortalık biraz dağılınca, bir özel harekat polisi taş atan çocuklardan birini yakalayıveriyor. Elindeki uzun namlulu silahın dipçiğiyle çocuğun kafasına defalarca vuruyor. Yetmiyor. Yere yığılan çocuğa tekmelerle girişiyor. İşi bitince çekip gidiyor. Biraz sonra başka bir polis çocuğun yanına geliyor. Yerde ölü gibi yatan çocuğun kolunu kaldırıp bakıyor. Yere düşüyor kol. Hiçbir şey yapmadan, yardım bile çağırmadan o da çekip gidiyor… Bu çocuk ve polisin silahla vura vura yere yığdığı daha üç çocuk, şu anda hastanede yaşam savaşı veriyor. Akşama kalmıyor, polisten yediği dayak görüntüleri ekranda yayımlanan çocuğun evine meçhul bir saldırı düzenleniyor. Ses çıkarmamalılar, yoksa daha fenası olur…

Sevdikleri bir resmi duvara asmak isteyenlerin çoğu, çerçevesiz çıplak duracağını düşünür. Yukarıdaki Türkiye resmini giydirip bütünleyecek çerçeveyi de, aynı gün, genelkurmay başkanı bizzat veriyor… 23 Nisan diye çocuklarla beraber genelkurmay başkanı. Birkaç ay önce ekranlara çıkıp parmağını sallaya sallaya bizi azarlarken takındığı o köpür köpür surat ifadesinden eser yok. Çok sevimli. Çocukların saçını başını okşuyor. Sonra bir soru soruyor: "Söyleyin bakiim, hangi takımı tutuyorsunuz?" Çocuklar yanıt veriyor; şudur budur. Komutan ağzındaki baklayı çıkarıveriyor: “Ama hepsi Türk takımı di mi, şu takım, bu takım yok.”

Türkiye, dev bir ikna odası. Çoluk çocuk demeden, hepimiz, her gün, her an, kişiliksizleştirmeye maruz kalıyoruz. Devlet ve onu işleten kurumlar ve kişiler, farklılıklarımızı budamak, bizim için öngörülenden farklı düşünmemizi engellemek, hepimize aynı üniformayı giydirmek için canla başla çalışıyor. Tüm bir eğitim sistemi, aile ilişkileri, devlet düzeni, sosyal ilişkiler, birbirimizle ilişkilerimiz, çocuk yetiştirme biçimleri, egemen kültür, bunların hepsinde ama hepsinde, bu kişiliksizleştirme temel motif. Otonom sinir sistemimizin yöneticisi, istem dışı hareketlerimizin düzenleyicisi, hipotalamusumuz genelkurmay başkanı, ağaç yaşken eğilir diyerek, çocuklara ayar veriyor: Şu bu yok, hepiniz aynısınız, aynı olmalısınız.

İşte bu yüzden, tam da bu yüzden işte, 23 Nisan çocuk bayramı falan değildir. 23 Nisan, diğer tüm bayramlar gibi, hepimize devletin kutsal olduğu hatırlatılarak ayar verildiği, kimin altta kimin üstte olduğunun törenlerle, ritüellerle bir kez daha gösterilip pekiştirildiği, devletin beyin kıvrımlarımızı ütülediği bir gündür. Ama en önemlisidir. Malzemesi çocuklar olduğu için en önemlisidir. Çünkü yılanın başını küçükken ezmek gerekir. Soğuktan ölsen de, üşüdüğünü söylemeyeceksin. Bir anıtın karşısında hazırolda dikilmek senin canından daha kutsaldır. İleride ana baba olunca, niye benim çocuğumu soğukta hasta ediyorsunuz diye sormak aklına bile gelmemeli, gelse bile sana öğretilen devlet terbiyesi galip çıkmalıdır. Sonra, gerekirse devletin senin varlığına kast etmesine ses çıkarmayacaksın. Yoksa, şimdi üşüyen o küçük kolların, günü gelir, tekmeyle dipçikle canını verir. Her sabah benim kutsal olduğuma yemin edeceksin. Çünkü sen varlığını bana borçlusun, atana borçlusun. Sen hiç olduğunu kabul ettikçe, ben seni yok etmeyeceğim...

Peki, ne yapmak gerekir. Kısa ve tek kerelik bir hayatı, bu ülkede, daha mutlu yaşayabilmek için ne yapmak gerekir? Paşaların arasında hayata yer açabilmek için, isimlerimizi korumak için; anıtların, çelenklerin, törenlerin, üniformaların ortasında nefes alabilmek için nereye dönmek, nerede durmak gerekir?

Zor soru.

Ama kimbilir, belki de Ece Ayhan’a sarılmak lazım gelir…

Çünkü, aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.

Çünkü, dirim kısa ölüm uzundur cehennemde herhal abiler.

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler.

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler...

Çocuklara, “söyleyin bakiim, sevgiliniz var mı?” diye soracak genelkurmay başkanları bir gün çıkar mı, abiler?

O yaşta çocuğun sevgilisi mi olurmuş diye saçmalamayın, abiler.

Herkesin her yaşta, cisimli cisimsiz, hep bir sevgilisi illa ki vardır, abiler.

Bu da çok romantik kaçtı, diye düşünmeyin abiler.

Bırakın kalbinize biraz hayat kaçsın, bu hayatidir, ey abiler!

Mustafa Konur, 23 Nisan 2009

11 Ocak 2009

"Yeni bir dünya kurmak zaruri!"

Resim tarihinde bazen garip kehanetlere rastlanır. Örneğin Bruegel'in 1560'larda yaptığı "Ölümün Zaferi" adlı tablo, Nazi temerküz kamplarının kehaneti gibidir. Bruegel'den yarım yüzyıl önce, Hieronymus Bosch, "Milenyum Üçlemesi"ni (Millennium Triptych) yapmıştı. Soldaki panelde, Adem ve Havva cennettedir, ortadaki büyük panelde "Dünyevi Zevkler Bahçesi" yer alır, sağdaki panel ise cehennemi tasvir eder. İşte o cehennem, bugünün dünyasının, yüzyılın sonunda globalleşme ve yeni ekonomik düzen vasıtasıyla dünyaya empoze edilen zihinsel iklimin kehaneti gibi.

Açıklamaya çalışayım: Bu söylediğimin tablodaki sembolizmle pek alakası yok. Bosch'un kullandığı sembollerin kaynağı büyük bir ihtimalle 15. Yüzyılın gizli kafir cemaatlerinin dilidir. Bu cemaatler, şerin üstesinden gelmenin, cenneti dünya üzerinde kurmakla mümkün olacağına inanırlardı. Bosch'un cehennem vizyonunda bir kâhinlik varsa eğer, bu, detaylardan ziyade, resmin bütünündedir. Ya da başka bir deyişle, cehennem mekanını kurma biçimindedir. Orada ufuk yoktur. Eylemler arasında devamlılık yoktur. Ne geçmiş vardır, ne de gelecek. Sadece ölçüsüzlüğün şamatası, şimdiki zamanın parçalanmışlığı vardır. Bu mekânı CNN'in tipik bir haber bülteniyle veya medyadaki herhangi bir haber-yorumla karşılaştıralım.


Bosch'un kehaneti, bize bugün globalizmin nüfuzu altındaki medyanın resmettiği dünyadır. Her ikisi de parçaları birbirine uymayan bir puzzle gibidir. Bu "puzzle" terimi Zapatistların altkumandanı Marcos'un yeni dünya düzeni hakkında yazdığı açık mektupta kullandığı ifadedir. Marcos'a göre, gezegenimiz dördüncü dünya savaşının muharebe meydanıdır. Üçüncüsü "soğuk savaş"tı.) Muhariplerin amacı, piyasalar vasıtasıyla dünyayı fethetmektir.

"Bir puzzle ile karşı karşıyayız" diyor Marcos. "Bugünün dünyasını anlayabilmek için parçaları birleştirmeye kalkıştığımızda bir sürü parçanın eksik olduğunu fark ederiz. Yine de, bu çelişkinin bisanoğlunun imhası ile son bulmamasını umut ederek yedi parça ile bir başlangıç yapabiliriz. Resimleyerek, boyayarak, keserek ve diğerleriyle bir araya getirerek bu global puzzle'ı çözüme kavuşturabiliriz".Marcos'un sözünü ettiği birinci parça, dolar biçiminde ve yeşil. Bu parça, global zenginliğin giderek daha az sayıda elde toplanmasından ve bugüne dek eşi benzeri görülmemiş umutsuz yoksullardan oluşuyor. İkinci parça bir üçgen ve yalanı içeriyor. Yeni düzen, üretimi ve insani faaliyetlerini rasyonalleştireceğini ve modernize edeceğini iddia ediyor. Yaptığı ise sanayi devriminin başlangıcındaki barbarlığa dönüş. Önemli bir farkla: Bu barbarlığa itiraz eden bir etik düşünce veya ilkenin denetimiyle karşı karşıya gelmeden.

Üçüncü parça kısır döngü misali çember şeklinde. Zorunlu göçü içeriyor. Hiçbir şeyleri olmayanlar, hayatlarını idame ettirebilmek için göç etmeye çabalıyorlar. Ancak, yeni düzen gece gündüz şu prensiple işliyor: Her kim ki üretmiyor ve her kim ki tüketmiyor ve her kim ki bankaya koyacak parası yok, o fuzulidir. Dolayısıyla göçmenler, topraksızlar, evsizler sistemin artığı muamelesi görüyor: Elimine edilmeleri gerekiyor.

Dördüncü parça, bir ayna gibi dikdörtgen. Ticeri bankalar arasındaki kesintisiz alışverişi içeriyor. Ve dünyanın vurguncuları suç işlemek için de globalleşmiş bulunuyor. Beşinci parça, üç aşağı beş yukarı bir pentagon. Bu beş köşeli parça fiziki baskıyı, zulmü içeriyor. Yeni düzende ulus devletler ekonomik bağımsızlıklarını, siyasi inisiyatiflerini ve egemenliklerini yitirdiler. Ulus devletlerin yeni görevi, kendilerine ne tahsis edilmişse onu işletmek ve piyasanın mega şirketlerinin çıkarlarını korumak.

Altıncı parça, kesik kesik çizgiler. Bunlar kırılmaları, dağılmaları içeriyor. Yeni dünya düzeni bir yandan sınırları ve mesafeleri kaldırıyor, öte yandan parçalara bölünmeyi provoke ediyor ve sınırları çoğaltıyor.

Yedinci parça cep biçiminde ve yeni düzene çeşitli direniş cephelerini içeriyor.

Bu yedi parçanın bir araya gelip anlamlı bir bütün oluşturması mümkün değil. Bu anlamsızlık, bu saçmalık yeni düzenin daimi hastalığı. Tıpkı Bosch'un kehanetindeki gibi, ufuk yok. Dünya bir yangın yeri. Klostrofobi had safhada. Tıpkı Bosch'un cehennemindeki gibi.: Başka bir yerin, başka türlü bir hayatın emaresi yok. Hapishane durumu. Ve böyle bir indirgemenin kaçınılmaz sonucu: İnsan aklının açgözlülüğe indirgenmesi.

Marcos mektubunu şöyle bitiriyordu: "Yeni bir dünya kurmak zaruri. Birçok dünyayı kapsayan bir dünya. Bütün dünyaları içeren bir dünya".

Bosch'un tablosunun bize hatırlattığı şu: Alternatif bir dünya kurmanın ilk adımı, zihnimize yerleştirilmiş olan dünya resmini reddetmek. Başka bir hayati zorunluluk. Önce bir ufuk keşfetmek gerekiyor. Ama bunun için de umudu yeniden tanımlamak lazım. Umut, bir inanç eylemidir ve ancak başka somut eylemlerle beslenebilir. Örneğin, yaklaşma eylemi, mesafeleri ölçmek ve ona doğru yürümek...

Direniş eylemi, bize sunulan dünya-resmini reddetmek değildir sadece, kınamaktır da. Ve cehennem, içerden kınanınca cehennem olmaktan çıkar.

Bugün, varolan direniş cephelerinde, Bosch'un "Milenyum Üçlemesi"nin öteki panellerini, "Adem ve Havva" ile "Dünyevi Zevkler Bahçesi"ni karanlıkta, meşale ışığında seyredelim. Buna ihtiyacımız var.

John Berger, 20 Kasım 1999, The Guardian

Yoksulların Gözleri


Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle; bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz. Hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişlerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya gülen hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av etleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp Bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan Hebes'leri, Ganymedes'leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün söylenbilimi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırk yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğunu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir küçük yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırtıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. Olağanüstü denebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

"Ne güzel! Ne güzel!" diyordu babanın gözleri, "yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki." - "Ne güzel! Ne güzel!" diyordu oğlanın gözleri, "ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası." En küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, Ay'la esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: "Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!" dediniz bana. "Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!"

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgilim, sevişenler arasında bile!

Charles Baudelaire, "Paris Sıkıntısı"ndan...

11 Aralık 2008

Kahpe Yunan!

Gezegenimiz 2008’i nispeten iyi kapatıyor. Çünkü komşuda harika şeyler oluyor. Üstelik öyle bir zamanda oluyor ki, komşu hali pür melalimize sanki ayna tutuyor.

Yunanistan’da 15 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’un (arkadaşları Gregory diye çağırırmış) sokakta polis kurşunuyla ölmesi halkı ayağa kaldırdı, sokaklara döktü. Bu bizim bura için acayip bir durum. Yok, polis kurşunuyla ölmek değil acayip olan, o normal bir olay bizim için. Ama anarşist (anarşik değil, anarşist) bir çocuğun öldürülmesine toplumun verdiği bu tepki, işte o bizim anlayabileceğimiz bir şey değil.

Komşuda güzel şeyler oluyor, çünkü, sağlıklı bir devlet-toplum ilişkisi nasıl olur, sivil toplum nasıl bir organizmadır, kahpe Yunan hem bize bunları gösteriyor, hem de adeta “ey komşu, bak senin sorunun bu, devletini yalamayacaksın, gerektiğinde suratına tüküreceksin” diyor.

Bizim için, devlete karşı çıkan birinin devletin sopasına, kurşununa maruz kalması caizdir. Hak etmiştir. Ama sivil toplum olmayı becerebilmiş “namuslu” toplumlar bunu kendilerine edilmiş bir hakaret sayarlar. Yapıp ettikleri yüzünden devlete kafa tutmak vatan hainliği sayılmaz. Hele bir de Yunan toplumu gibi, burnundan kıl aldırmayan, kızdı mı soluğu sokakta almaktan geri durmayan bir toplumsa söz konusu olan, işte seyretmekte olduğumuz şahane manzara ortaya çıkar.

Bizim toplumun namusu iki bacağının arasındadır. Ama ne iştir ki, devleti gördü mü bacaklarını açan da gene kendisidir. Devletin istediği yere istediği gibi duhul etmesini saygıyla karşılar. Bununla da kalmaz, devleti hep iki bacağının arasında bilhassa ister. İşte böylesine hastalıklı bir devlet-toplum ilişkimiz var bizim. Bu hastalıklı ilişki, Türkiye toplumunun her türlü sorununun kaynağını oluşturan kök-sorundur aynı zamanda. Çünkü bu sakat ilişki iyileşmedikçe ne generallerin azarlarından kurtulacağız, ne de çocuk kalmışlığımızdan, ne polis kurşunlarından, ne korkularımızdan, ne de cuntacılarımızdan.

Bizim Yunanistan’ı anlamamız zor. Onların da bizi anlaması zor. Çünkü onlar cuntacılarını fena halde yargılayabiliyor; biz tatile gönderip ressam yapıyoruz. Onlar için devlet yan yana, iç içe oldukları bir yapı değil, tam tersine, hukukla çizilmiş bir sınırın karşıt taraflarındaki iki unsur; bizim içinse yatağa girip bizi döllemesini beklediğimiz ebedi bir eş. Onlar, Gregory polis kurşunuyla öldürüldü mü balkondan polislerin kafasına saksı atarak devlete karşı çocuklarına sahip çıkıyor, biz Tursun Baran polis kurşunuyla “nişan alınarak” öldürüldü mü, kimbilir bunu hak edecek ne yaptı diye düşünüyoruz. Onların devleti halktan tırsıyor, bizim halkımız devletten tırsıyor. Orada devletin aklına sokakta öpüşen sevişen insanların kulağını çekmek gelmiyor, bizim burada sokakta öpüşen sevişen insanları görenlerin ağzından “nerde bu devlet” çığlıkları çıkıyor. Onlar küçük çocuklarına özgür olmayı öğretiyor, biz küçük çocuklarımıza her sabah “varlığım varlığına armağan olsun” diye Mussolini rejiminden bire bir tercüme edilmiş faşist yeminler ettiriyoruz. Topluma karşı belli bir hukuka bağlı kalarak davranması gereken devlet bu hukuku çiğnedi mi onlar sokaklara dökülüp ortalığı yıkıyor, biz ise kıçımızın üzerinde oturmaya devam ediyoruz.

Devletiniz kıçınıza cop sokuyor, size işkence ediyor, sizi sokakta kurşunluyor, generalleriniz sizi parmak sallayarak azarlıyor, devletin muktedirleri sizin seçtiklerinizin elini kolunu bağlıyorsa… Askere gönderdiğiniz çocuklarınızın niye öldüğünün hesabını ordunuzdan sormak şöyle dursun, şehit tabutu görünce orgazm olacak hale geliyorsanız… Ve adeta daha fazlasını istercesine tüm bunlara alkış tutup yerinizde oturuyorsanız… Bir toplumun ne kadar ahlaksızlaşabileceğinin en çarpıcı örneği olarak tarihteki yerinizi alıyorsunuz demektir.
Mustafa Konur, 11 Aralık 2008

26 Ekim 2008

Cumhuriyet, 85. yılını kutluyor!

Samanyolu galaksisinde dönüp duran Dünya gezegeninde kurulu Türkiye Cumhuriyeti devleti, 85. kuruluş yılını coşkuyla kutluyor.

Kutlamalar, ülke genelkurmay başkanının parmak sallayarak sivil toplumu azarladığı açılış konuşmasıyla başladı. Ülke başbakanı, kutlamalara genelkurmay başkanının parmağını öperek katıldı. 85. yıl etkinlikleri, genelkurmay başkanının herkesi davet ettiği “doğru yer”de devam ediyor...

“Doğru yer”deki kutlamalar, ülke emniyet güçlerinin Engin Ceber ve arkadaşlarını dövmesiyle hareketlenirken, cezaevi kurumundan Ceber’in cenazesinin çıkmasıyla doruk noktasına ulaştı. Etkinlikler, aynı emniyet güçlerinin, ilkokul çocuklarına yönelik “yasadışı gösterilere müdahale” performansıyla devam etti. Bir kısım polisin gösterici, bir kısım polisin polis olarak rol aldığı gösteriyi izleyen çocukların “polis amcalar dayak attı” yorumuyla tadı kaçan kutlamaların imdadına, ülkenin en büyük yayın platformu Digiturk ve yargı kurumu yetişti. Digiturk, kendi yayınlarına yasadışı olarak yer veren bir blog'u mahkemeye verdi. Mahkeme de, Blogspot adıyla bilinen siteyi tümden kapattı. Kutlamalar yeniden coşkulandı.

Sonuç olarak, internet içeriğinin önemli bir kısmı topluma yasaklandı. Bu engellemenin, bir devlet politikasının parçası olmadığı, Digiturk'ün haklı şikayeti sonucu yasalara uygun bir karar alındığı söylenebilir. Ama... Google Groups, Wordpress ve Youtube aylardır kapalı; erişilmesi yargı tarafından engellenmiş binin üzerinde siteyle beraber. İnternet bloglarının çoğunun yayımlandığı Blogspot platformu da, iki tık tıkla kapatıldı.. Yargı kurumu, pire için yorgan yakmaktan hiç çekinmedi. Misak-ı Milli bir kez daha kurtarıldı, düşman bir kez daha denize döküldü.

Blogspot'un kapatılmasının sebebi ne olursa olsun, Türk devletinin interneti sevmediği bir gerçek. Şöyle bir bakınca, Türkiye'de devlet tarafından yasaklanan sitelerin ortak bir özelliği var. Hepsi de, insanların “kafalarına göre takıldıkları” yerler. Başka bir deyişle, denetime uğramadan rahat rahat “kendi dillerinden” konuştukları yerler. Oysa Türk devlet yapısı, “kafaya göre takılmayı” kaldırmaz. Hele hele “kendi dilinden” konuşanı görünce, deliye döner. Alerji yapar. Beyaz saçlı, kravatlı, lacili muktedir amcaların tansiyonu çıkar. Üniformaların dikiş yerleri patlar.

Burada püf nokta, “kendi dilinden konuşmak”.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu günden bu yana, hiçbir zaman, toplumun devleti olamadı. Zaten böyle bir derdi de yoktu. Bir yanda devleti kuran küçük bir seçkinci grup vardı, karşılarında da “çeki düzen verilmesi” gereken, küçümsedikleri bir toplum. Devlet, 85 yıldır bu toplumu küçümsüyor. Devlet, 85 yıldır, bu topluma çeki düzen vermeye çalışıyor. Devleti oluşturan malum kurumlar, 85 yıldır kendilerini bu toplumun sahibi olarak görüyor. Ve devletin bu muktedirleri, devleti kurarken kendilerine ayırdıkları ayrıcalıklı konumdan, bu konumun sağladığı maddi manevi nimetlerden vazgeçmek istemiyor.

Bu devlet ve onun muktedirleri, 85 yıldır, toplumla tek bir dilde konuşuyor: Şiddet dili. Hayır, çaresizlikten, başka bir dil kurmayı becerememekten değil. Bu şiddet dili, bile isteye tercih edildi. İnternetin mahkeme kararlarıyla parça parça kapatılması da, bu şiddet diliyle kurulmuş sayısız cümleden sadece bazıları.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, insanların “kendi dilinden” konuştuğu hiçbir yere tahammül edemiyor; ister sanal dünyada olsun, ister gerçek dünyada. Devlet, herkesin tek bir dilden, şiddet dilinden konuşmasını istiyor. Devlet, bu topraklarda, hayatı değil, ölümü yüceltiyor. Devlet, bu topraklarda kimsenin kendi dilinden konuşmasını istemiyor, herkesin devletin şiddet diline ortak olmasını istiyor. Hiç dikkatinizi çekti mi, bu ülkede en tıkır tıkır işleyen hizmet hangisidir? Bu ülkede, cenaze işlerinizi tereyağından kıl çeker gibi çabucak halledersiniz. Zira insanlar ve toplumlar, en çok hangi işle uğraşıyorlarsa, en iyi o işte uzmanlaşırlar.

Bir devletin toplumuna yönelik bu eylemleri, o topluma edilebilecek en ağır küfürlerdir. Bir toplumun da, uğrayabileceği en büyük hakaretlerden biridir.

Peki devlet, mahkeme ya da hangi resmi kurumsa, dünyayı kendi toplumuna kapatma hakkını ve cesaretini nereden buluyor?

Genelkurmay başkanı, bizim vergilerimizle çalışan bir memur olduğu halde, karşımıza geçip parmağını sallayarak bizi azarlama ve nerede duracağımızı bize dikte etme hakkı ve cesaretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Polis, Engin Ceber ve arkadaşlarına işkence yapma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Tayyip, seçilmiş sivil bir yönetici olduğu halde, genelkurmay başkanının parmağıyla ilişki kurma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Ordu, on yılda bir darbe yapıp topluma tokat atma hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Anayasa mahkemesi, meclisin özgür iradesine ipotek koyma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hava kuvvetleri komutanı, kişisel zevkini tatmin etmek için bizim cebimizden golf sahası yaptırma cesaretini nereden alıyorsa, oradan alıyor.

Hürriyet gazetesi, “Türkiye Türklerindir” yazısını logosunda tutma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hortum Süleyman, travestileri hortumla pataklama hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Ogün Samast, Hrant Dink’in canını gözünü kırpmadan alma hakkını nasıl bulduysa, oradan buluyor.

85 yıldır bir türlü şapkadan tavşan çıkarmayı beceremeyen bu devlet, iş düşünce suçlularına gelince onları "kaybetme" yeteneğini nereden geliştiriyorsa, oradan buluyor.

Bu ülkede yaşayanların oyuyla seçilen ve kağıt üzerinde milletin temsilcisi sayılan milletvekilleri, “eşcinsellerin, travestilerin, transseksüellerin de anayasal güvence altına alınması” talebiyle meclise giden sivil toplum temsilcilerinin karşısına bile çıkmama hakkını nereden bulabiliyorsa, oradan buluyor.

Dolayısıyla, internetin (yani dünyanın) yavaş yavaş bu topluma yasaklanıyor olması, yanlış yapılmış bilişim yasaları, savcıların aşırı hassasiyeti ya da zart zurt yüzünden değil. Bu, bal gibi de, faşizan bir devlet zihniyeti ve onun sistemli uygulamalarından başka bir şey değildir.

Bu faşizan, hatta düpedüz faşist devlet anlayışına karşı durmanın tek yolu, bize dikte edilen şiddet dilini reddetmek. Bu dilin karşısına başka bir dili, “kendi dilimizi” ve hayatı koymak.

Ne mutlu ki, bu köhnemiş devlet yapısının elindeki araçlar, iyi kötü “kendi diliyle” konuşabilenlerin yarattığı hayat karşısında artık aciz kalıyor. Devletin koyduğu engeli aşmak birkaç tıklamaya bakıyor. İki proxy ayarıyla, engellenen sitelere birkaç dakika içinde tekrar ulaşabilirsiniz. Hatta o kadar ki, bu devletin yasağını aşmanın bedeli sadece 10 dolar. Blog’unuz varsa, 10 dolara bir alan adı satın alarak bu engelden kurtulabilirsiniz.

Üniformalar ve takım elbiseler, 10 dolara gidiyor!

Mustafa Konur, 26.10.2008

17 Ekim 2008

O yeşil palto

12 Eylül 1980 sabahı ben balkondan sokağa bakıyordum. Babam heyecanlı telefon konuşmaları yaparak arkadaşlarıyla sevincini paylaşıyordu. Annem mutfaktaydı...

O tarihten yirmi beş yıl sonra, bugün, trendeki çocukların bu gürültüsü, o sabah on yaşımda kulağıma yerleşen sessizliği hatırlatıyor.

Sokak gazetecisi o gün geçmemişti. Ortalıkta kedi köpek bile yoktu. Biri sanki düğmesine basıp kapamıştı sokağı. Yirmi beş yıl sonra çıkan bu gürültü, hafızamda kendiliğinden adresini bulup o sessizliğin yanına kaydoluyor. İki gün önce tam kalbinin üzerinden bıçaklanan arkadaşımın yattığı hastaneye varmam yarım saati bulmaz. Bu çocuklar sabahtan beri trende gidip geliyor olmalılar. Akşama kadar Sirkeci-Halkalı arası böyle devam edecekler. Yaşı daha büyük olanlar kapının dışına asılıp trenin hızına meydan okuyor. Küçük olanları açık kapılardan ayaklarını uzatmakla yetiniyor. Hangisi kendisini daha çok tehlikeye attıysa akşam o daha gururlu uyuyacak. Okula gidiyor da olsalar, orada bir numaradan fazla bir şey değiller. Babaları asgari ücretli de olsa, gene de işsizdir. Gündeliğe gittikleri evlerin yüce gönüllü hanımları, ekşimiş yemekleri analarına verip vicdanını temizliyordur. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, umutsuz, geleceksiz, şimdiden delirmiş çocuklar olarak tren kapılarından dışarı sarkıyor.

Hastaneye varınca arkadaşımın göğsüne bir boru takıldığını öğreniyorum. İçeride birikmiş kan yavaş yavaş plastik bir kutuya boşalıyor. Birbirimize boş gözlerle bakıyoruz. Aklımız almıyor, o bıçak oraya niye girdi? Sırf eşcinsel diye mi? Bu toplumun nasıl ırzına geçilmiştir ki birini sadece eşcinsel olduğu için yolda yürürken bıçaklayabilecek kadar hayattan umudunu kesmiş insanlar yaratır? Yıllar boyunca edindiğimiz birikim, bu soruların yanıtını veremiyor. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, bir bıçak olarak arkadaşımın göğsüne saplanıyor.

25 yıl önce, 12 Eylül 1980 sabahı, babam çok sevindiğine göre iyi bir şey oldu diye düşünüyordum. Annem her günkü gibi mutfakta yemek pişiriyordu, demek ki çok da önemli bir şey olmamalıydı bu “ihtilal”. Babam bu sözcüğü kullanıyordu. Telefonda arkadaşlarına söylediklerine bakılırsa, hasretle beklenen bir şey olduğu için sevinmeliydik. Yıldırım baskı yapan gazetelerde asker üniformalı yaşlı adamların ülkenin idaresine el koyduğunu okuyordum. Salonun duvarında subay üniformalı bir resmi asılı duran dedemle aynı kıyafetleri giydiklerine göre bu adamlar iyi adamlar olmalıydılar. Hem babam da sevinmişti. Fakat sokaktaki sessizliği, ortalığın neden ıssızlaştığını anlayamıyordum. Ve bu ihtilal denen şeyin ne işe yaradığını da...

12 Eylül’ün hikmetini bir yıl sonra babamın yeşil paltosu sayesinde anladım. On iki yaşıma geldiğimde, babam beni hayat çarkıyla tanıştırmak için gittiği her yere götürmeye başlamıştı. Gene bir gün onunla dışarı çıkarken üzerinde daha önce hiç görmediğim bir palto giydiğini gördüm. Yeni almamış. Uzun yıllardır gardıropta duruyormuş. Gerektiği zaman giyilecek bir paltoymuş. Yedek subaylığı sırasında ordu vermiş. Orduya da bilmem hangi tarihte Almanlar yardım olarak göndermiş. Yıllar sonra bu palto İkinci Dünya Savaşı filmlerinde de karşıma çıkacaktı. Tam bir Nazi paltosuydu. Üzerinde hiçbir rütbe, hiçbir işaret yoktu ama giyildiği anda kişiyi bir otorite öznesine dönüştürüyordu. Tek başına bile yıldırıcıydı. O gün babamla Bağ-kur’a gittik. Sigorta işlerini halledecekti. Paltonun etkisini artırsın diye babasından kalan İstiklal Madalyası’nı da sol göğsüne iliştirmişti. Binadan içeri girer girmez o paltonun hikmetini ben bile kavradım. Herkesin dikkatini çekiyor, insanlar endişeli gözlerle babama bakıyordu. İlgili memur, kalabalık yüzünden paltoyu fark etmemiş olsa gerek, işlemlerin bitmediğini, imzaların tamamlanmadığını, daha sonra tekrar gelmesini söyleyerek babamı başından savmaya çalışıyordu. Babamın sesi yükselmeye başladı. Kalabalığın arasından sıyrılıp sert bir sesle hemen o anda işinin bitirilmesini söyledi. “Ne halt ediyorsunuz burada, yoksa 12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?!” Babamın bu sert cümlesini duyan memurlar, önce onun yeşil paltosuna bakmış, sonra iki saniye içinde elleri ayakları birbirine karışarak dosyasını aramaya koyulmuşlardı. Anlamıştım ki 12 Eylül, işte bu yeşil paltoydu.

Babam, 12 Eylül’ü üzerine giymeyi yıllarca sürdürdü. 12 Eylül'e ve Kenan Evren'e bağlılığı ölene kadar sürdü. Tapınma derecesindeki Atatürk sevgisi şimdi Kenan Evren’de cisimleşiyordu. Daha minicik bir bebekken babası tarafından Atatürk’le tanıştırılmış, kafası okşanmıştı. Benim büyüdüğüm eve babam tarafından yerleştirilen derin Atatürk atmosferinin altında böyle bir mitolojik hikâye de yatıyordu. Duvarlardaki Atatürk fotoğraflarının yanına Kenan Evren’inkiler de asıldı. O sıralarda Evren, şehir şehir ülkeyi dolaşarak yaptığı konuşmalarla paranoyak bir toplumun tohumlarını atıyordu. “Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız düşman” idi. “Asmayalım da besleyelim mi?” idi. Tamamı televizyondan yayımlanan bu konuşmalar, şimdiki dizi reytinglerini katlayacak kadar çok izlenirdi. İzlenmekle kalmıyor, komşu ziyaretlerindeki sohbetlerin baş konusunu oluşturuyordu. Eğer mevsim yazsa, Evren konuşurken televizyonun sesi ve pencereler iyice açılıyor, insanlar birbirlerine 12 Eylül öncesine dönmek istemeyenlerden olduklarını kanıtlamaya çalışıyordu. Babamın bir hafiye gibi kim vatan haini kim değil diye takibe giriştiğini biliyordum. Türk bayrağı asmayanları mimliyordu.

İşin ilginci benim babam bir Rum'la evlenmişti. Annemden önceki sevgilisi de Rum’du. Oğlu küçükken sokakta “gâvur çocuğu” diye aşağılanırdı. Bir de o günlerde bilmiyordu ama, son nefesini bir Ermeni hastanesinde verecekti. Ama Kenan Evren’i ve 12 Eylül’ü çok seviyordu. Evren emekli olup ortalıktan çekildikten sonra da ona duyduğu sadakat devam etti. Evren’e yönelik eleştiriler zamanla biraz daha yüksek sesle dile getirilir olmuştu. İşte o günlerde babam, yalnız değilsin demek ister gibi Evren ile yazışmaya başladı. Her önemli günde, her milli bayramda, memleket meseleleri ile ilgili yaptığı her açıklama sonrasında tebrik telgrafı gönderiyordu. Kenan Evren de Mısır’daki uzak akraba kıvamında bir ferdi olmuştu ailemizin. Evren’den gelen ilk bir iki yanıt, kendi el yazısını taşıyordu. Ama sonrakiler, matbaada basılmış hazır teşekkür mektuplarıydı. Bunları görünce babamın yüzündeki burukluğa üzülmüştüm. Gene de sadakatinden hiç kaybetmemiş, mektuplarını göndermeyi sürdürmüştü. Bir keresinde telefonda bile konuşmuşlardı. Geçirdiği ciddi bir ameliyat sonrasında Evren, Harbiye Orduevi’nde dinleniyordu. Babam, Evren’in sağlık durumunu gün gün takip etmişti. Bir geçmiş olsun demek, halini hatırını sormak için telefonla arayacaktı. Telefonun olduğu odaya kapandı rahat rahat konuşmak için. Eli ayağına dolanıyordu heyecandan. Ama odadan çıktığında pek mutlu değildi. Evren babamın adını hatırlamamıştı. Oysa babam, gönderdiği mektuplar sayesinde Evren tarafından bilinir biri olduğunu düşünüyordu hep.

O çok gürültülü günlerden kafama kazınan başka bir sessizlik de, bir Rum olan annemin sessizliğiydi. Olaylar hakkında fazla konuşmaz, yemek pişirir, dikiş dikerdi. Olup bitenlere kafası basacak yaşta değildim ama anneme bakınca yüzünde taşıdığı tek başınalığı hissederdim. Zaten onun sessizliği bir başka eylülde, 6-7 Eylül 1955’te başlamıştı. Demokrat Parti’nin bile isteye yarattığı o korkunç faşist dalga sayesinde bu toplumda bir “öteki” olduklarını ve hep öyle kalacaklarını anlamışlardı. Tam elli yıl önceki 6-7 Eylül olayları onun ailesini de vurmuştu. Babasının dükkanı yıkılmış, evleri saldırıya uğramış, hep dost oldukları Türkler o gün birer düşmana dönüşmüştü. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sokakta saldırıya uğrasalar, karakoldaki polis “sen merak etme, yakında tüm gâvurları def edeceğiz” diyerek saldırganı koruyordu. Onlar kendilerini Türk saysa da, adları, dinleri başkaydı. İzmir’den denize dökülenlerin artıklarıydılar. Bu topraklarda Türklüğün kanla, kökenle ölçülmediği, kendine Türk diyen herkesin Türk kabul edildiği safsatası, tıpkı bugünkü gibi o gün de tutmuyordu. 1964’te babası, yirmi bin Rum ile beraber Türkiye’den kovulunca ve ailesinin diğer üyeleri de babalarının peşinden Yunanistan’a gidince, annem burada kaldı. Bir Türk'le evliydi. Ama Yunanistan’a gitse orada da “Türk tohumu” diye dışlanacağını biliyordu. Anlayabilecek kadar büyüdüğümü düşündüğünde “bu ülkede senden başka kimsem yok” diyecekti bana. Ben ise anneanne, büyükbaba, dayı, teyze nedir bilmiyordum. Ben doğmadan önce buradan gitmişlerdi. On yedi yaşıma kadar hiçbirini görmedim. Hayatımda tuttukları tek yer, telefonda işittiğim sesleriydi. Yani aslında yoktular. Dede, anneanne, teyze, dayı gibi kavramların duygusunu bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum. Onları tanıdığımda birer yabancıydılar. Bende içselleşebilmeleri için artık çok geçti. Anneannem uzaklarda öldüğünde ağladım ama anneannemi kaybettiğime değil, ölmüş olmasından acı duyamadığıma ağladım.

6-7 Eylül benim bir yarımı benden kopardıktan tam elli yıl sonra, 12 Eylül silindiri ülkeyi dümdüz ettikten tam yirmi beş yıl sonra, cumhuriyet rejiminin timsali bu külüstür demiryoluna meydan okuyarak hayata tutunmaya çalışan bu tren çocuklarından daha az yalnız değilim: Birkaç ay önceydi. İki küçük çocuğa Türk bayrağı yırttırılmasıyla fitili ateşlenen bir başka faşist dalga ortalığı kaplamıştı. Balkonlara, pencerelere Türk bayrakları asıldı. “Nereye dikilmek istiyorsan, söyle seni oraya dikelim” yazıyordu her yerde. Aynı kan ve kökenden olmayanlara sert bir tebligat gönderiliyordu. Ben bunların olmasını bekliyordum ama annemin de bu dalgaya uyup eve bayrak asabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Babamın her bayramda balkona çektiği bayrağı şimdi o kendi elleriyle asıyordu. Nedenini sorduğumda herkesin öyle yaptığını söyledi. Bugün bu bayrakları astıran kafayla elli yıl önce senin aileni darmadağın eden kafa aynı diye çıkıştığımda aldığım karşılık “saçmalama!” oldu. Kendimi hiç bu kadar yenik hissetmemiştim. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, babamdan sonra annemi de yiyordu.
Mustafa Konur, 2005

16 Ekim 2008

Timoleon Dino nasıl öldü?

Ben, Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Timoleon Dino, beni ve kim olduğumu biliyordu. Benim onu bilmem ise yıllar aldı. Benim bir fotoğrafım, onun ölümüne tanıklık etmişti...

Eski bir İstanbul resminin, gözden kaçan, mütevazı figürlerinden biriydi Timoleon Dino. Arnavut asıllı bir Rumdu. Beyoğlu'nda yaşamıştı. Dört çocuklu ailesiyle ayakta durabilmek için, Balıkpazarı'ndaki küçük dükkanında tavuk satarak geçinmeye çalışırdı. Yoksuldu.

Timoleon Dino, vatansızdı. 1907'de Arnavutluk'ta doğmuş, komünist rejimin iktidara gelmesinin ardından, Türkiye'ye gelmişti. Vatandaşlığa kabul edilmediği bu yeni ülkede, diğer vatansızlar gibi, Amerikan elçiliğinin desteğiyle yaşayabiliyordu.

Timoleon Dino, 1934 yılında İstanbul'da bayan Frosini ile evlendi. Dört çocuğu oldu: Oğlu Emilios, ikiz kızları Olga ile Maria ve küçük kızı Fotini. Daha sonra bayan Frosini'den ayrılıp ve ikinci eşi bayan Marika ile evlendi. Tarlabaşı'nda küçük bir eve yerleştiler. Şimdilerde dar yaşamların solunduğu, steril hayatlarımızın uzağına ittiğimiz ara sokakların birinde, Kiraz Sokağı'nda yaşamaya başladılar.

Timoleon Dino dürüst bir adamdı. Sözün senet olduğu zamanların adamı. Beyoğlu'nun, o zamanlar herkesin birbirini bildiği dünyasında tanınan, sevilen biriydi. Çalışkandı. Yaşama bir yerinden tutunabilmek için uğraşıyordu. Gün boyu dükkânının bodrumunda, kestiği, tüylerini yolduğu tavuklarla cebelleşir, gün ışığını pek göremezdi. Alabildiği soluklar sayılıydı; akşamları evine döndüğünde çocuklarına ezberlettiği Arnavutça-Rumca şarkılarla rakı yuvarlamak, bir de pazar günleri en güzel, en temiz giysilerle gidilen kilise ayinleri. Solukları kısa ve tek tük olsa da, modern zamanlarda birinden ötekine sürgün edildiğimiz sentetik mutluluklardan farklı, şimdiki bilincimizle kaynağını anlamakta zorlandığımız, eski bir mutluluğu yaşıyorlardı.

1955'te, Timoleon Dino'nun Türk vatandaşlığına hâlâ kabul edilmemiş olduğu yıllarda, TC tarihinin azınlıklarla ilişkilerin yazıldığı sayfalarından tütmekte olan kötü kokular artmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, ticaretin Türkleştirilip gayrimüslim azınlıkların etkisizleştirilmesi amacıyla konan Varlık Vergisi, o sayfalara düşen ilk kirlerdendi. Cumhuriyetin temel hedeflerinden birini "Türklük Şuuru" olarak tanımlanan, milliyetçiliğin vatandaşlar arasında yaygınlaştırılması oluşturuyordu. "Türkiye eşittir Türkler" politikasının gereği olarak, gayrimüslim azınlıklar etkisizleştirilmeliydi. Ekonomik gücü ellerinde bulundurmaları ve Türkiye burjuvazisinin batıya açılan penceresi olmaları onları hedef haline getirmişti.

1955'te iktidar Menderes hükümetindeydi. O günlerde uygulanan politikaların dümeninde ise "küçük Amerika yaratma" hayali vardı. Her mahalleden bir zengin çıkarmayı hedefleyen bu hayal yine "Türkleştirmeye" dayanıyordu. Türkiye'nin sadece "Müslüman-Türk"ler ile kavranmasını esas alan bu resmi politika, gayrimüslim azınlıklarla "yakından ilgilenmeyi" gerektiriyordu.

1955 Eylülünün ilk günlerinde, bombadan beter patlayan bir haber ortalığı karıştırdı. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı haberiydi bu. Tüm Türkiye ayağa kalktı. Timoleon Dino şaşkına dönmüş, sarsılmıştı. Dükkânındaki Atatürk portresine utanarak bakabildi. Suçluluk duyuyordu; çünkü, ne bu bombalama olayının azınlıkları etkisizleştirme politikasının yeni bir aşamasına bahane olsun diye bizzat Menderes hükümetince yönlendirilmiş bir provokasyon olduğunu biliyordu, ne de oraya bomba koyan kişinin yıllar sonra valiliğe terfi edeceğini.

6/7 Eylül 1955 günlerinde bu provokasyon arzulanan sonucu verdi. İstanbul'da, Rumlara ait 3 bin işyeri vandalist saldırılara hedef oldu, yağmalandı, parçalandı, yıkıldı. O günlerdeki Beyoğlu'nu yaşayanlar, on yıllar sonra, yollara saçılmış mallardan İstiklal Caddesi'nin taşlarının görünmez olduğunu anlatacaklardı. Bir de Menderes'in, "Biz bu kadarını istememiştik…" dediğini. Yoğun uluslararası tepki karşısında devlet, sorumluları en kısa zamanda ortaya çıkaracağı güvencesini vermekte gecikmedi. Çıkardı da: Saldırıyı gerçekleştirenler, başta Aziz Nesin olmak üzere servet düşmanı komünistlerdi!

Dükkânı darmadağın edilen Timoleon Dino'yu asıl kahreden uğradığı zarar değildi. Onun dükkânını her yere saldıran kör karakalabalıklar değil, yedi yaşında yanına aldığı, yetiştirdiği, oğlu gibi sevdiği çırağı paramparça etmişti.

6 Eylül'ü 7'ye bağlayan geceye kadar İstanbul kardeşti. Ama o geceden sonra, iktidar katında tasarlanan oyunlar, halk arasında hedeflerini bulmaya başladı. O günlerden birinde adamın biri Timoleon Dino'ya alışverişe geldi. O tarihlerde tavuğun tane ile satışı yasaklanmıştı. Ama kiloyla satıldığında da kâr bırakmıyordu. Timoleon Dino, kiloya vurulunca 420 kuruş eden tavuğu, herkesin yaptığı gibi taneyle 480 kuruşa sattı. Bir Rumun, Türklerin sırtından 60 kuruşluk haksız kazancını milliyetçi duygularına yediremeyen adam Timoleon Dino'yu ihbar etti. Timoleon Dino tutuklandı. Dükkânı mühürlendi. Önce İmralı'da, sonra da İmroz Adası'nda 7 ay hapis yattı.

1962 yılında Timoleon Dino Yunanistan'a gitmek zorunda kaldı. Küçük kızı evlenip Atina'ya yerleşmiş, orada bir oğul dünyaya getirmişti. Geleneklere göre torunları dedelerinin vaftiz etmesi gerekiyordu. Haymatlos olduğu için, yurtdışına giderse bir daha geri dönemeyeceği söylendi. Mecburen Yunan vatandaşlığına geçti. Torununu vaftiz edip Türkiye'ye döndüğünde, Türkiye'de yaşayan Yunan uyruklu bir Rumdu artık.

1964, Kıbrıs olaylarının doruğa tırmandığı, Türk annelerin "Seni Makarios'a veririm" diye çocuklarını uslandırdıkları bir yıl oldu. Bu süreç içinde bir anti-Rum söylem oluşturulmaya başlandı. Rumların tarihsel Türk düşmanı ve genetik olarak kötü oldukları fikri pompalandı. Rumlara karşı kampanyalar düzenlendi. "Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası" ile, toplu yerlerde kendi dillerini konuşan Rumlara türlü baskılar uygulandı. Başbakan İnönü de, Rumlara yönelik yeni bir ekonomik boykot kampanyasına girişme kararı aldı. 3 büyük gençlik örgütünün teşebbüsüyle Rumlara ait işyerlerine "Besle kargayı oysun gözünü. İçimizdeki mikrop Rumlardır. Rumlardan alışveriş etme!" yazılı pankartlar asıldı. Birer 'besleme' olarak görülen Rumlara gidecek her kuruşun Kıbrıs'taki Türklere kurşun olarak döneceği söyleniyordu. Pankartları indirmeye yeltenen Rumlar dövülerek durduruluyorlardı. Kampanyaları kamuoyuna bir bildiriyle duyuran kişi ise, o zamanki Milli Talebe Birliği Başkanı, sonraki sosyal demokrat Yüksel Çengel'di. Rum esnafa mal verilmesi durduruldu. Rum işçiler işten atıldı. Paskalya yortusu için Yunanistan'a giden Rumların geri dönmesine izin verilmedi.

1964'te Timoleon Dino 57 yaşındaydı. Kızlarından Olga bir Türk, Maria bir Rum ile evlenmişti. İki çocuğu olmuştu Maria'nın. Timoleon Dino yine tavuk satıyordu. Bütün Rumlar gibi o da baskılar ve gün geçtikçe artan olaylardan tedirgin, başına neler gelebileceğini kestiremez bir haldeydi.

16 Mart 1964 günü İsmet İnönü, bu kestirilemezliğe son verdi. 1930'da Atatürk ile Venizelos'un imzaladıkları, Rumlara ikâmet etme, ticaret yapma gibi haklar tanıyan Seyri Sefanin Anlaşması'nı feshettiğini duyurdu. İnönü, Rumları kovmak için anlamlı bir tarihi seçmişti: 16 Mart, hem İstanbul'un "düşman işgalinden" kurtulduğu tarihti, hem de İnönü tarafından konan Varlık Vergisi yine kendi kararıyla 16 Mart 1944'te tasfiye edilmişti. İnönü, kaldığı yerden devam etme kararı almıştı. Türkiye'de ikâmet eden Yunan uyruklu tüm Rumların sınırdışı edileceğini açıkladı. Casusluk ve Kıbrıs'taki Rum çetecilere para göndermek gibi "muzır faaliyetlerde" bulunduklarını iddia ederek bir gerekçe yarattı. İnönü'nün, "Hepsine Omonia'da limon sattıracağım!" sözü o günün gazetelerine manşet oldu. (Omonia Atina'nın en büyük meydanıydı.) Bu politik oyunun asıl amacı ise, Rumları koz olarak kullanıp, Kıbrıs görüşmelerinde Yunanistan'ı, Türkiye'nin istediği şartlarda masaya oturtabilmek için sıkıştırmaktı.

Timoleon Dino'yu 4. Şube'de kurulan Rum Masası'na çağırdılar. Önüne bir kağıt uzattılar ve "İmzala!" dediler. İmzaladığında, 'muzır faaliyetlerini' kabul etmiş olacaktı. İmzalamazsa da, 'akıllanıncaya kadar' hücreye atılacaktı. Böyle söylediler. Çaresiz imzaladı. Üzerinde kırmızı damgayla "Muzır faaliyetlerde bulunduğu için sınırdışı edilmiştir" yazan o meşhur zarfı aldı.

Yalnızca Yunan uyruklu Rumların sınırdışı edileceği açıklanmıştı, ama sınırdışı edilenlerin arasında Türk pasaportu taşıyan çok sayıda Rum da vardı. Yatalak hastalar, asırlık ihtiyarlar, gözleri görmeyenler, tekerlekli sandalyedekiler 'muzır faaliyetlerinden' ötürü sınır dışı ediliyordu. Sayıları yaklaşık 40 bindi. Bütün mal varlıklarına el kondu. Ülkeyi terk etmeleri için tanınan süre çok kısaydı. Yanlarında sadece 22 dolar ve 20 kilo kişisel eşya götürebileceklerdi. Ev eşyaları kişisel eşyadan sayılmadı; onlara da el kondu. Sınır dışı edilenlerin bir kısmı Türklerle evlenmiş oldukları için ailelerin hepsi dağıldı. Maddi manevi her şeylerini burada bırakmak zorunda kaldılar. Ve gittiler.

Timoleon Dino neye uğradığını anlayamadan kendini Yunanistan'da buldu. 57 yaşında, gündelik ihtiyaçlarını bile karşılayabileceği hiçbir varlığa sahip olmadığı bu ülkede sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorundaydı. Karısıyla birlikte çalışmaya başladılar. Kızı Olga hariç diğer tüm çocukları da artan baskılara dayanamayarak bir iki yıl sonra aileleriyle birlikte, bu ülkedeki tüm varlıklarını yok pahasına elden çıkarak, Yunanistan'a göç ettiler...

Ben, Timoleon Dino'yu bir kez bile görmedim. İki eşini, çocuklarını, onların çocuklarının bazılarını ise sadece bir iki kez görebildim. En son iki yıl önce Atina'ya gittiğimde görebildim birkaçını. On yıllar geçmesine karşın, hâlâ kıyının bu tarafıyla kırpışıyordu çizik çizik yürekleri. Burada "Rum Tohumu" idiler, orada da "Turkosporos" (Türk Tohumu) diye yıllar yılı aşağılanmışlardı. Yunanlıları bir türlü sevememişlerdi. Her şeye rağmen bugün bile Türklere karşı derin bir sevgi besliyorlardı; ama kovulduklarını unutmadan. Atina'da Türk olduğumu fark edince gözleri yaşlarla parıldayan Rumların sayısını ben bile hatırlamıyorum. Oradaki en güzel anılarım, Türk rakısı ve mezeleriyle bu kıyının müziğini dinleyen Rumlarla geçti. Ama bir gün Türkçe gazete almaya gittiğim bayideki yaşı geçkin Yunanlı kadının arkamdan "Puşti Turkala" (aşağılık Puşt Türk) diye söylenmesi ise beni hiç kızdırmadı. Ne Omonia'da ne de başka bir yerde limon satmak zorunda kalmamıştı hiçbirisi. Bir tek oradaki ekonomik refahtan memnundular. "Bizi kovmakla iyi ettiler" diyenleri bile vardı. Benim yaşadığım ülkedeyse, yolda yürüyen insanların ayaklarına, tiner çeken, selpak satan bacak boyunda çocukların dolanması vakayı adiyedendi. Okula gidebilenlerini ise pazarlarda gizlice limon satan öğretmenler yetiştirmeye çalışıyordu.

Timoleon Dino, Yunanistan'a gittikten birkaç yıl sonra hastalandı. Sapasağlam bedenine kanser girmişti. 1973'e kadar yaşayabildi. 66 yaşında öldü. Her şey aniden oldu ve bitti.

Dükkânı, Balıkpazarı'nda hâlâ duruyor. Ve o dükkânda hâlâ tavuk satılıyor. Beyoğlu'na gittiğim günlerde ara sıra Balıkpazarı'ndan geçiyorum. O dükkânın önüne geldiğimde, Timoleon Dino'nun ömrünü tükettiği bodruma açılan demir mazgala kilitleniyor bakışlarım. Orada ne göreceğimi önceden biliyorum. Tarihin, belleklerden kazınmaya çalışılmış sayfalarının kokusu bulaşıyor gözlerime. Kötü kokusunu benim kişisel tarihime de bulaştıran "karalanmış" sayfaların... Kirli, pis kokulu, zifir bir karanlık ve tavuk tüyleri...

Ben Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. Yalnızca adını ve kim olduğunu bilirim. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Mezarının yerini de bilmem. O bir hastane odasında öldü. Hastalıktan içinde kuş gibi kaldığı pijamasının yaka içine benim bebeklik fotoğrafımı iğnelemişti. Ve o halde öldü.

Hiç göremediğim, dedemdi benim Timoleon Dino. Bense, tam ortasından faşizm geçen küçük bir çocuk...
Mustafa Konur, 1995

15 Ekim 2008

Tuvalet fayansındaki şiir

Savaş aygıtının bir parçası kılınmak istenenlerin eğitimi ot yoldurularak başlatılır. Kişiyi bir otoritenin boyunduruğuna almanın garantili yollarından biridir bu. Çok değil, bir hafta boyunca her sabah iki saat ot yolduktan sonra, işin anlamsızlığını sorgulamaktan uzaklaşır, arada kaynayan papatyalara, gelinciklere de yabani ot gözüyle bakar olursunuz. O çiçeklere, orada bitmeleri emredilmemiştir. “Kendiliğinden” davranan her şeyi tutup kopartabilecek birer makineye dönüşmeye yüz tutan ellerinize, terbiyeleri tamamlanır tamamlanmaz silah verilir ve çok sert bir tonla vurgulanır: “Bu silah sizin karınızdır. Karınıza kızınıza nasılsa, silahınıza da öyle...” Silahınıza sahip çıkmamak, karınızı bir başkasına peşkeş çekmekle eş tutulacaktır. İlk başta bu bağlantıyı kurmakta zorlanabilirsiniz. Ama küçük idiyseniz de hatırlarsınız: Çükünüzün ucu kesilerek “erkekliğe ilk adımınız” attırılmıştı. Erkekliğinizi taçlandırmak için üstünüze geçirilen küçük bir asker üniformasıyla, bu erkek toplumun gurur nesnesi olarak ortalıkta gezdirilmiştiniz. Çük ile silah arasındaki ortaklığı kurabilmeniz için gereken maya ta o zamanlar hamurunuza katılmıştı. Siz Türksünüz ve asker olmak için doğmuştunuz. Zaten birazdan, uygun adım yürümeyi öğrenmek için “esmeri kumralı sarışını fark etmez, çünkü biz bahriyeliyiz, bahriyeli affetmez” diye elinizde tüfekle şarkı da söyleyeceksiniz. Hamur kabaracak. İşin “teorisine” geçildiği akşam dersinde de pişmiş olacak. Bir spor salonunun tribününde bölüğünüzle birlikte oturmuş, kürsüdeki komutanın anlattıklarına dikkat kesileceksiniz; nasıl selam verilir, rütbeler nelerdir, ne cins silahlar vardır… Suratınızdaki hiçbir adaleyi oynatmadan üstünüzün anlattıklarını dinleyeceksiniz. Hava kaskatı ama az sonra yumuşayacak. O ana dek buyurgan bir dille konuşan komutanınız, dersin sonunda askerliğin “püf noktasına” geçecek, sizinle “ortak bir dilden” iletişim kuracak. Fıkra anlatacak. Bu fıkra, hep bir “ibne fıkrası” olacak. Bir sirk maymununa nasıl gülerseniz, fıkralardaki ibnelere de öyle güleceksiniz. Komutanlarınızla aranızdaki hiyerarşi bir çırpıda yok olacak. Aynı rütbede eşitleneceksiniz. Subayın da erin de suratından atmosfere aynı sırıtış yayılacak.

Askerlik yaptığım süre boyunca, kışlada neye çalışıldığını bana en çıplak biçimde gösteren, işte o fıkra seanslarıydı. Erkekliği kutsayan bir ayin sürüp gidiyordu. Erkek olduğumuz ikide bir hatırlatılıyor, mesela tüfeği doğru şekilde tutamadığımızda “karı gibi” olmakla “suçlanıyorduk”. Fıkralardaki “kadın becermeyen erkeklere” gülüp alay ediyorduk. Emirlere uymadığımızda becerilmekle tehdit ediliyorduk. Belli ki bir mesaj veriliyordu bize. Erkek idiysek, kadınları “becermemiz” gerekiyordu. Önümüzdeki çük bunun için verilmişti bize. Kendimizi de kimseye becertmemeliydik. Arkamızdaki deliğe gözümüz gibi bakmalıydık. Satır aralarından sürekli sızıyordu bunlar. Dünya kocaman bir delik, erkekler de kocaman birer çüktü. Zaten askere gelene kadar asil ve necip Türk toplumunun tornasından geçilmişti. Şimdi rötuş yapılıyor, toplumun attığı temelin üzerine devletin hizmetine koşulacak bir cinayet aleti inşa etmek için üzerimizde çalışılıyordu. Emir alır almaz, sorgusuz sualsiz savaşmanız, fethetmeniz, vurmanız, hiç tanımadığınız birini öldürmeniz, bir yerleri ele geçirmeniz, kendinizin kılmanız, insanların üzerine bomba atmanız, kurşun sıkmanız, can almanız gerekecek. Kişisel değerleriniz sistemi bağlamaz. Kişiliğinizi depoya bırakacak, hayatın canına okuyan bu çarkın bir dişlisi olacaksınız. Gerekirse, “orduya sadakat şerefimizdir” diyen, yazılı tarafı size dönük tabelalar kışlaların etrafına yerleştirilerek asli göreviniz hatırlatılacak.

Peki, ya bir dişli olmak istemezseniz? Militarizmi ve kurumlarını hayatınıza dâhil etmek istemiyorsanız? Bu ülkenin herhangi bir kurumuna sadakat duymak bünyenizde alerji yapıyorsa? Üstelik o kurum, insan öldürmeyi öğreten bir kurumsa? Devletin kişiliğinize el koyma hakkını kabul etmiyorsanız? Yaşama bir silah gibi çevrilmiş o pis sırıtışın ve onun kıyıcılığının bir parçası kılınmayı reddederseniz?

O zaman linç edilirsiniz. Vicdani ve total retçi Mehmet Tarhan, tüm bunları reddetti. Çarktaki dişlilerden biri olmayacağını açıkladı. Kişiliğine el konmasına hayır dedi. Bu satırlar yazıldığı sırada o bir hastane odasında. Linç edilmek isteniyor Mehmet. Herkesin gözü önünde. Bir avuç insan hariç, kimsenin kılı kıpırdamıyor.

“Total retçiyim; militarizme, onun tüm kurumlarına ve onunla içkin olan cinsiyetçilik, ataerki, heteroseksizm gibi hiyerarşik toplum yapılanmalarına karşıyım ve dışında olabilmek için elimden geleni yapacağımı ret deklarasyonumla taahhüt ettim.”

Eşcinsel, anarşist, vicdani ve total retçi kimlikleriyle tanınan Mehmet Tarhan, 2001 yılında reddini bu cümlelerle açıkladı. Mehmet şimdi taahhüdünü yerine getirdiği için tutuklu. 8 Nisan 2005 günü kitap fuarında çalışmak için İzmir’e gitti. Kaldığı otel odasında sabah saat beşte yaka paça gözaltına alındı. Götürüldüğü askerlik şubesinde askerlikle ilgili hiçbir işlemi yapmayacağını, hiçbir belgeye imza atmayacağını söyleyerek itaatsizliğe başladı. Daha sonra mevcutlu olarak Tokat’taki askeri birliğe gönderildi. Üniforma giymeyi, saç ve sakalının kesilmesini, parmak izinin alınmasını reddetti. Asker olmadığını ve olmayacağını defalarca söylemesine rağmen, ona askermiş gibi yerine getirmeyeceği emirler sıralandı. Emre itaatsizlik tutanakları düzenlendi. Sonra da bu tutanaklar bahane edilerek, “itaatin mabedinde” itaatsizliğe devam ettiği için tutuklandı. Sivas Askeri Cezaevi’ne kapatıldı. Cezaevine getirildiği gün, görevli bir astsubay oraya neden getirildiğini sordu. Mehmet’in, vicdani ret hakkını kullandığını açıklaması üzerine adeta gözdağı verilircesine, “bunu azılıların olduğu ikinci koğuşa koyalım” karşılığını aldı. Mehmet bahsedilen koğuşa girdiğinde “sen terörist misin, vatan haini misin”, “saçlarınla avrada benziyorsun, seni koğuşun avradı yaparız” şeklinde sözlü tacizlere ve tehditlere maruz kaldı. Ardından yaklaşık yirmi dakika boyunca linç edilmek istendi. Kafasına ve gövdesine sayısız tekme darbeleri aldı. Günlerce nefes almakta güçlük çekti. Bacaklarında oluşan ekimozlar nedeniyle hareket etmekte zorlandı. Bu olayın sona ermesinden sonra failler, Mehmet’ten özür dileme bahanesiyle yanına gittiler ve cezaevi görevlisi bir astsubayın kendilerine, Mehmet’in bir terörist olduğunu ve “icabına bakmalarını” söylediğini ifade ettiler. Ardından, “biz istesek o gün seni öldürürdük, yine de öldürürüz” diye tehdide devam ettiler.

Mehmet Tarhan’ın üzerinde baskılar bunlarla da bitmedi. Eşcinsel olduğunu tüm doğallığıyla söylediği için askeri hastaneye götürülmek istendi. Sevke karşı direnince, askerler tarafından zor kullanılarak araca bindirilip hastaneye götürüldü. Yakınlarının ve avukatlarının görüşme isteği reddedildi. Savcı, “eşcinsel olduğu kendi beyanı, bu yüzden çürüğe ayırıp ayırmayacağımızı anlamak için muayene etmemiz gerekiyor,” dedi. Savcının muayene dediği, askeri bir doktor tarafından anüste “eşcinsellik delili” aranmasıydı. Mehmet ise bir şeylerde ısrar ediyordu. Ama bu, askerlikten kurtulmak için değil, aksine, askerlikle yüzleşmek için edilen bir ısrardı: “Ben devlet kurumunun gerekliliğine inanmıyor ve hiçbir devlete karşı aidiyet hissetmiyorum. Vatandaşlık görevi olarak addedilen eylemlerle militer yapıyı güçlendirmeyi hiç istemem. Vatandaşı olduğumu iddia eden devlet hayatiyetini devam ettirmek için beni askere almak, gerekirse uğrunda ölüp öldürecek bir savaş aletine dönüştürmek, dahası içine alarak yukarıda sözünü ettiğim insanlık suçuna dahil etmek istiyor. Buna izin vermeyecek ve inançlarımı koruyacağım. Eşcinsel olmam nedeniyle ‘hak’ olarak sunulan çürük raporunu ise militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum. Birey olarak herhangi bir devletin ordu ya da başka bir aygıtına hizmet etmeyeceğim. Mazeret sunmayı kendime ve insanlığa karşı hakaret olarak göreceğimden her türlü askerlik yapmama izni ya da ertelemeyi reddediyorum.” Savcıyla görüşen avukatlar, Mehmet’in isteği dışında muayene edilmesinin işkenceye girdiğini, müvekkilleriyle görüşmelerinin engellendiğini belirterek bu hukuk dışı uygulamaların durdurulmasını talep ettiler.

Mehmet üzerinde kurulan baskı sadece Mehmet’le de sınırlı değildi. Direnişine destek olmak isteyenler de baskı altına alındı. Bindikleri taksiler zorla durdurulup bilmedikleri yerlere götürülüp sorgulandılar.

Mehmet Tarhan, 28 Nisan 2005’te mahkemeye çıkarıldı. 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya kadar tutukluluk halinin devamına karar verildi. Bu süre zarfında, cezaevinde sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldı ve linç girişimleri sürdü. Havalandırmaya çıktığında Mehmet’in üzerine başka bir havalandırma alanından beton bloklar fırlatıldı. Bu olayı anlattığı bir başçavuş Mehmet’e, “taşları o an orada bulunanların elinden alıp ben fırlattım” açıklamasında bulundu. Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler, diğer mahkûmlar tarafından basıldı. Bu olayların hiçbirinin üzerine cezaevi yönetimi tarafından ciddi bir biçimde gidilmedi. Bilakis, yönetimin bu uygulamaların kışkırtıcısı olduğu apaçıktı.

Mehmet, 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya çıkmadan önce, başına gelenleri basına duyurduğu için, üstüne çullandırılan yedi asker tarafından saçları yolundu. Duruşmaya yüzünde morluklarla, topallayarak ve saçları yoluk-kesik bir halde çıktı. Fiziksel şiddete maruz kaldığı ve süregiden tehditler altında olmasına karşı, kendisine uygulanan kötü muameleyi ve diğer tutuklulardan farklı olarak uygulanan kötü koşulları protesto etmek ve diğer tutuklularla aynı haklara sahip olmak için 25 Mayıs’ta süresiz açlık grevine başladı.

İkinci duruşma 26 Mayıs 2005 tarihinde yapıldı. Mehmet gördüğü şiddet nedeniyle yürümekte, oturmakta zorluk çekiyordu. Halsizdi. Mahkeme 9 Haziran 2005’e ertelendi. 9 Haziran'da yapılan üçüncü duruşmada Mehmet Tarhan cezaevinde geçirdiği süre göz önüne alınarak 4 Ağustos'ta tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Bu tahliye kararı basında da yer aldı. Ama bu haberlerde atlanan, farkına varılmayan şey Mehmet'in tahliye olmasının evine dönmesi anlamına gelmediğiydi. Tahliye sonrası cezaevinden askerlik şubesine, oradan da merkez komutanlığına teslim edilen Mehmet Tarhan, vicdani retçi olduğunu bir kere daha hatırlatarak itaatsizlik eylemine ve açlık grevine devam etti. 8 Nisan'da başlayan süreç tekrarlanmak isteniyordu. Mehmet aynı suçlamayla yeniden yargılanmakla ve hapsedilmekle karşı karşıya kaldı. Askerlik şubesi, askeri birlik, askeri mahkeme, askeri cezaevinden oluşan bir kısır döngüye dönüşecek bu süreçte Mehmet ömrü boyunca evine dönememe tehlikesi ile karşı karşıya.

Mehmet Tarhan’ın durumunda, şiddet ve baskı son derece aşikâr. Mehmet, cezaevi yetkilileri adına, diğer mahkûmlar tarafından düzenli bir şekilde işkenceye maruz kaldı. Daha da ötesi, askerler ve cezaevi yetkilileri başka durumlarda da Mehmet Tarhan’ın haklarını çiğnediler, saçlarını zorla kestiler ve onu aşağılayıcı bir şekilde muayene etmeye çalıştılar. Mehmet’in durumunda endişe yaratan diğer bir durum da tekrarlanan hapis cezaları. Temel hukuk kuralları bir kişiyi aynı suçtan bir defadan fazla cezalandıramayacağınızı söyler çünkü bu tümüyle adaletsizdir. Ama Mehmet Tarhan aynı suçlamalardan defalarca mahkûm ediliyor, tekrar tekrar cezaevine konuyor. Bu cezalandırmanın ne zaman biteceği bilinmiyor. Ve hiç kimse, bu olup bitenlere aldırış etmiyor. Vakti zamanında, logosuna koyacağı renge ordu laf eder diye tırsmaktan utanmayan “büyük Türk medyası” ise iki gözünü birden kör ediyor. Bu sistematik linçi protesto etmek için düzenlenen gösterileri küçücük haberler olarak vermek dışında, Mehmet’e yapılanlardan tek satır söz etmiyor. Dahası, söz etmeye yeltenenlere bizzat aynı işkenceyi uyguluyor: atv-Sabah muhabiri Hasan Maksud, Mehmet Tarhan'la ilgili olarak müdürüne çok sık haber getirdiği için uyarı alıyor. Mehmet Tarhan destekçileri medyanın dikkatini çekmek için Balmumcu'daki atv-Sabah binasının önünü seçiyorlar. Bu arada Hasan Maksud, eylemcilerle sohbet ediyor, fotoğraflarını çekiyor. Bunu gören bazı Sabah yöneticileri Maksud'a, "Bunları buraya sen mi topladın," diyor ve bu olaydan sonra işine son veriliyor.

Özgürlük, demokrasi gibi kavramları ağzından düşürmeyen “büyük medya”nın Mehmet Tarhan olayındaki tavrı, Türkiye’nin esas rejimi totalitarizmin devam etmesi için kendisine biçilen görevi canla başla yerine getirdiğinin kanıtı olan örneklerden sadece bir tanesi. İkiyüzlü Türk medyasının bu konudaki dosyası hayli kabarık. Mehmet’i düşman olarak tanımlayan ve inançları nedeniyle ona işkence edip zarar vermeye çalışan kurum ise, Türk halkının gözbebeği, kaynaklarının çoğunu aktararak “gururla” beslediği, kâğıt üzerinde “insanların güvenliğini sağlamak” için tesis edilen kurumun ta kendisi! Peki, ya Mehmet kim? Mehmetçik’e dönüştürülmeye karşı direndiği, kişiliğine el koydurmak istemediği için, bu topraklarda ezelden beri hüküm süren, kişiliksizleştirmeye dayalı totalitenin sürmesinden yana olanlara göre, bir virüs. “Varlığım varlığına armağan olsun” dememekte direniyor. Onca vatan evladı varlığını feda etmeye hazırken, bu Mehmet de kim oluyor? Ama bakın o vatan evlatları kışlaların duvarlarına neler yazıyor: Askerlik yaparken, fırsat buldukça kışladaki tuvaletleri dolaşır, erlerin tuvalet duvarlarına yazdıklarını not alırdım. Orada olmaktan gurur duyan, vatanı için canını vermeye hazır bu insanlar, açığa vurmaktan korktukları asıl duygularını o tuvalet duvarlarına kazıyorlardı. O duvar yazılarının hiçbirinde, orada olmaktan mutluluk duyduklarını gösterecek bir iz yoktu. Hatta bir tanesi, eskimiş bir tuvalet fayansının üzerinde çarpıcı bir şiir gibi duran, şu cümleleri kazımıştı: “İki yanımda çavuş/önümde astsubay/beni bul/beni bulun dostlar!”
Mustafa Konur, 2005

Not: Yazıda kullanılan fotoğraflar, İkinci Dünya Savaşı'nda yapılmış, Amerikan savaş propagandası afişleri. Bu afişler, özellikle sivil halka yönelik olarak planlanmış.