08 Mart 2010

Çatlak...

17. Yüzyıl'dayız. Hollanda'da.

İyi zımparalanmış mercekler sayesinde, insanın görme kapasitesinin sınırlarını artıran mikroskoplar, artık nesneler hakkında çok daha fazla ayrıntı sunabilmektedir. Bilimin buluşları, "dış gerçeklik" ile insan zihni arasındaki ilişkide bir devrim yapmak üzeredir. "Hakikat" mefhumu bambaşka kılıklara bürünmeye başlamıştır artık. Hollandalı ressam Vermeer, tek mercekli mikroskobun mucidi Leeuwenhoek ile kapı komşusudur -ikisi de aynı gün doğmuş ve ömür boyu hep komşu kalmışlar. Vermeer, Leeuwenhoek'e bir mektup yazar -ilk kez doğrudan yüzüne söylemeyeceği şeyler vardır:

“Kuşkusuz, akşam çökmeden önce sık sık yaptığım gibi laboratuarına uğrayıp seninle konuşmak yerine, sana bu mektubu yazmam seni şaşırtmıştır. Ama yeterince cesaretimi toplayamadığımı düşünüyorum. Bunları yüzüne karşı nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Birkaç gün önce, yeni mikroskobunun altında bana bir su damlası göstermiştin. Ben hep su damlasının cam gibi saf ve tertemiz olduğunu düşünmüştüm, oysa gerçekte suyun içinde Bosch’un saydam cehennemindeki gibi acayip yaratıklar kaynaşıp duruyorlardı. Bu gösteri sırasında içine düştüğüm şaşkınlığı bilhassa keyiflenerek izledin, sonra da ağır ağır ve manidar bir havayla ‘Su böyledir işte, sevgili dostum,’ dedin. “Böyle ve başka türlü değil…” Ne söylemek istediğini anlamıştım: Biz sanatçıların, görünüşleri, gölgelerin hayatını ve dünyanın aldatıcı yüzeyini kaydettiğimizi; şeylerin aslına erişmek için yeterli cesaret ve beceriye sahip olmadığımızı. Söylemek gerekirse bizim zanaatçılar olduğumuzu, yanılsamanın maddesi üzerinde çalıştığımızı, oysa sizin ve sizin gibilerinin hakikatin efendileri olduğunuzu… Korkarım siz ve sizin gibiler insanlığa yalnızca avantajlar değil, tamir edilemez zararlar da verebilecek tehlikeli bir yolculuğa başladınız. Her yeni keşifle yeni bir uçurum açılıyor önümüzde ve biz, evrenin esrarengiz boşluğu karşısında gittikçe daha da yalnızlaşıyoruz… Eğer mutlaka keşifler yapılmasını istiyorsan, biraz yeğin kobaltı ışıklı sarıyla karıştırdığımı söyleyeceğim sana; ayrıca güney ışığının kalın camdan gri duvara vuran yansımasını da kaydettim… Eğer bana düşen görevi biliyorsam, o da, insanı kendini çevreleyen gerçeklikle barıştırmaktır. Seni ikna edemeyeceğimi ve mercek zımparalamayı ya da Babil Kuleni dikmeyi bırakmayacağını biliyorum. Ama müsaade et de, eski usullerimizi, dünyaya barıştırma ve uzlaştırma sözcükleri fısıldamayı ve tedavi edilmiş uyumdan, karşılıklı sevginin edebi arzusundan gelen neşeden bahsetmeyi sürdürelim…”

Vermeer'in bu mektubundan yaklaşık iki yüzyıl sonra Baudelaire, "Yoksulların Gözleri"ni yazacaktır:

"Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle; bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz. Hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişlerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya gülen hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av etleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp Bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan Hebes'leri, Ganymedes'leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün mitolojiyi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırk yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğunu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir küçük yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. Olağanüstü denebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

"Ne güzel! Ne güzel!" diyordu babanın gözleri, "yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki." - "Ne güzel! Ne güzel!" diyordu oğlanın gözleri, "ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası." En küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, Ay'la esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: "Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!" dediniz bana. "Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!"

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgilim, sevişenler arasında bile!"

28 Şubat 2010

Kedilerin Adlandırılması

Zor iştir kedilerin adlandırılması,
Zannetmeyin ki tatil günü oyunlarınızdan biridir sadece;
Çatlağın teki olduğumu düşünebilirsiniz,
Her kedinin en az ÜÇ AYRI ADI olması gerektiğini söylersem.
Hepsinden önce ailenin kullandığı şu gündelik ad vardır,
Peter, Augustus, Alonso ya da James gibi,
Victor ya da Jonathan gibi, George ya da Bill Bailey gibi –
Her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Hoşunuza gider mi bilmem ama,
Daha süslü adlar vardır bir de:
Plato, Admetus, Electra, Demeter gibi—
Ama her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Fakat ben derim ki, her kedinin farklı bir adı olması gerek,
Özel bir adının, daha gururlu bir adının olması gerek,
Başka türlü nasıl dik tutabilir kuyruğunu,
Nasıl gerebilir bıyığını, nasıl yaşatabilir gururunu?
Bu tür adlardan bir grup veriyorum işte size:
Munkustrap, Quaxo veya Coricopat gibi,
Ya da mesela Bombalurina veya Jellylorum—
Bu adları taşıyabilir ancak bir kedi.
Ama tüm bunların üstünde ve dışında bir ad daha var,
Bir ad ki tahmin edemezsiniz asla –
Ama KEDİNİN KENDİSİ bilir ve itiraf etmez hiçbir zaman.
Baktınız ki dalmış bir kedi derin düşüncelere,
Diyeceğim o ki, nedeni aynıdır hep:
Kafasını takmıştır adını düşünmeye, düşünmeye, düşünmeye:
Dile gelmez, gelse bile getirilemez
Derin ve akıl sır ermez
Biricik Ad’ını.

T. S. Eliot

"Yaşlı Sıçanın Pratik Kediler Kitabı"ndan... Çeviri: Ulus Baker

25 Şubat 2010

Umut ilkesi

“Bütün insanların yaşamını gündüz düşleri kateder boydan boya. Bir parça sinirleri de gevşeten, yavan kaçış vardır bunda; bir parça, dolandırıcılara ganimet de olur; ama başka bir parçası da cezbeder, hâlihazırdaki kötüye razı gelmez, işte, feragat etmez. Bu öteki parçanın çekirdeğinde Umut Etmek vardır ve bu öğrenilebilir. Umut Etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir. Hiçbir insan gündüz düşleri olmadan yaşamamıştır; mesele, onları hep daha geniş tanımak, böylece aldatılamaz, yardımcı, doğruya yönelik olmalarını sağlamaktır. Gündüz düşleri daha dolu olmayı isterler, bu da, ayık bakışla zenginleşmeleri anlamına gelir; katılaşma anlamında değil, ışıkla aydınlanma anlamında. Şeyleri hâlihazırda nasılsalar ve nasıl duruyorlarsa öyle alan salt gözlemci/temaşâcı akıl anlamında değil, onları nasıl gidiyorlarsa öyle, yani daha iyi yönde/tarzda da gidebilecekleri kabulüyle alan katılımcı akıl anlamında. Demek, gündüz düşleri sahiden daha dolu olmak isterler; yani daha aydınlık, daha bilinen, daha kavranan ve şeylerin akışıyla dolayımlanan. Olgunlaşmak isteyen buğdayın geliştirilebilmesi ve ürün alınabilmesi için.

“Düşünmek, sınırları aşmak demektir. Ama öyle ki, Mevcut Olanı gasp etmeden, onun üzerinden de atlamadan. Ne yoksunluğunun, ne de bundan doğan hareketinin. Ne yoksunluğunun nedenlerinin, ne de asıl, onun içinde olgunlaşmakta olan dönüşüm istidadının. Bunun içindir ki, sınırları aşmanın sahicisi, asla salt bir Bizden-öncenin hava boşluğuna atılmaz, salt heves ederek, salt soyut imgelerler. Aksine, Yeni’yi, gerçi serbest kalmak için ona yönelen bir isteği/iradeyi talep etse de, hareket halindeki Mevcut tarafından dolayımlanan bir şey olarak kavrar. Sahici bir “sınırları aşmak”, tarihte mevcut bulunan diyalektik eğilimi bilir ve onu etkinleştirir. Her insan, çabalamasıyla, birincil olarak geleceğe dönük yaşar, geçmiş olan ancak sonradan gelir, sahici Bugün ise hemen hiçbir zaman vâsıl olmamıştır henüz. Müstakbel olan, korkulanı veya umulanı içerir; insanî yönelim içindeyse sadece umulan vardır – boşa çıkmamış. Umudun işlevi ve içeriği nâmütenâhî yaşanır; toplumsal yükseliş zamanlarında nâmütenâhî fiiliyata geçirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır bu işlev ve içerikler. Yalnız, eski bir toplumun çöküş zamanlarında, bugünkü Batı’da olduğu gibi, sadece aşağı doğru giden belirli bir kısmî ve geçici eğilim vardır. O zaman, çöküşten kurtulma yolunu bulamayanlarda korku umudun önüne ve karşısına geçer. O zaman korku, katlanılan ama teşhis edilmeyen, yanıp yakınılan ama değiştirilmeyen kriz fenomeninin öznelci, nihilizm de nesnelci maskesini takınır. Değiştirmek zaten burjuva zeminde, hele onun vâdesi gelen uçurumunda zaten imkânsızdır; kendisi bunu isteyecek olsaydı bile –ki böyle bir şey asla söz konusu değildir. Evet, burjuvazinin çıkarı, bilhassa başka olan, kendisine zıt olan her şeyi, kendisiyle beraber aşağı çekmek ister; böylece, kendi agonisini (can çekişmesini) görünüşte aslî, görünüşte ontolojik hale getirerek, yeni yaşamı bitap düşürür. Burjuva varoluşunun çıkışsızlığı, insanlık durumunun kendisi, başlıbaşına varoluşun kendisi haline gelecek kadar yayılır böylece. Uzun vâdede nafile, tabii ki: Burjuvazinin içi boşalmışlığı, kendini artık sırf bu boşlukla ifade eden sınıfın kendisi kadar fâni, merbut olduğu (bağlı bulunduğu) kendi kötü dolayımsızlığının salt görünüşte kalan varlığı kadar da dayanıksızdır. Umutsuzluk, hem dönemsel hem fiilî anlamda, en dayanılmaz, insanî ihtiyaçlar açısından asla ve kat’a katlanılmaz olan şeydir. Sahtekârlığın bile, etkili olabilmek için, yaltaklanıp tahrif ederek uyandırdığı umuda dayanma zorunda olması da bundandır. Gerçi salt içe dönüklüğe hapsedilerek veya öte dünyayla avutarak, bütün kürsülerden son sefaletlerinin bile, ötesine geçmenin, sınırları aşmanın kredisini kullanmadan sefalet felsefelerini ortaya atamayacak durumda olmaları, bundandır. Bunun anlamı, insanın özü itibarıyla gelecekten doğru belirlendiğidir; mamâfih kendi sınıf konumunun çıkarını aslîleştirip yayan şu sinik anlamla ki: gelecek, Geleceksizlik adlı gece kulübünün levhasıdır, insanların belirlenimi de Hiçlik. Şimdi: varsın ölüler gömsünler ölülerini; doğan gün, vaktini geçirmiş gecenin onun üzerine örttüğü tereddüt halinde bile, iç boğucu tefessühün (çürümenin) özsüz nihilist mezar çanlarından başka bir şeye kulak veriyor. İnsan, darda olduğu müddetçe, hem özel hem kamusal varoluşu gündüz düşleriyle doludur; şimdiye kadar başına gelenden daha iyi bir yaşama dair düşlerle. Her insanî yönelim, ister yanlışı olsun, ister tabii asıl doğrusu, bu temele dayanır. Şimdiye dek çok defa olduğu gibi kâh kumsal manzaralarıyla kâh hayaletlerle yanılsamalara yol açabilse de, bu temel, ancak nesnel eğilimlerin ve öznel yönelimlerin bir arada araştırılmasıyla ifşâ edilebilir ve gereğinde arındırılabilir. Corruptio optimi pessima: aldatıcı umut en büyük canilerden biridir, insan cinsini güçten düşürür; somut sahici umut ise en ciddi hayır sahibidir insan için. O halde, bilen-somut umut, öznel yönden korkuyu en güçlü biçimde alt eder, nesnel yönden de korkunun içeriklerinin temelden devre dışı kalmasını sağlayan en sağlam etkendir. Umudun bir parçası olan hoşnutsuzlukla beraber yapar bunu; ikisi de kıtlığa “hayır” demekten çıkar.”

"Umut İlkesi", Ernst Bloch

03 Şubat 2010

"Gittim, baktım, geldim..."

Aydın denen kişinin, yaşanan hayat içindeki yeri nedir?

Taraf gazetesi yazarı Leyla İpekçi'nin şu yazısı -yazıdaki "tespitleri" değil, kendini "oryantalist" olmaktan sakınmaya çalışan tavrı- bende böyle bir soru uyandırdı.

Eski solcu aydınlarımız, bu yazıdan yola çıkarak söylemek istediklerime yerinde bir girizgah oluşturabilir.

Eski solcu aydınların bir kısmı, kurtarmaya çalıştıkları kitlelere bakarken, platonik bir aşk ilişkisi kuruyorlardı. Gecekondularda oturan, yaşanan realitenin acılarını bire bir, en dolaysız şekilde yaşayan işçilere, işsizlere, kadınlara, çocuklara, yoksullara, ezilenlere bakarken, "o halleriyle ne kadar da güzel olduklarını" düşünüp onları yüceltirlerdi. Ezenler çirkin ve kötü, ezilenler iyi ve güzeldi. Oysa hiç de güzel değildiler. Çirkindiler. Çirkindiler, çünkü, onların payına düşen hayatın en çirkin, en kötü yanlarıydı. "Fakir ama mutlu" değildiler, bal gibi de mutsuzdular. Hayatları, asgari ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyordu; sınırları dapdaracık bir hayattı. Böyle bir hayat alanında, iti de, uğursuzu da, hırlısı da, hırsızı da oradan türüyordu. Orada bıçak da çekilirdi, kan da dökülürdü. Kurşun da sıkılırdı. Şehrin daha steril yollarında solcu aydının cebindeki cüzdanı çeken delikanlı, o iyilik ve güzellik yüklenen yerden geliyordu. Şiddetin en saf hali sizi gelip oralarda buluverirdi. Ezilmek, onları kötülükten azat etmiyordu. Üstelik bu ezilenler, kıçlarını kaldırıp devrim de yapmıyorlardı. (Devrim yapacak halleri mi vardı?) Bunlar yetmezmiş gibi, bu solcu aydınların nefret ettiği, "kaderci" bulduğu arabesk müziği dinliyorlardı. Gelgelelim, onlara bakan solcu aydın, işin gerçeğini görmek istemiyordu. "Ezilen" böyle "olamazdı." Bununla yüzleşmek istemeyen solcu aydın, gerçeğin yerine bir "hayal" koydu. Ezilenler çok güzeldiler, iyiydiler. Devrimci romanlarda devrimci kahramanların hep mükemmel olmaları gibi, ezilenler de mükemmeldi. Ankara'nın Altındağ'ı için şarkılar, türküler yapıyorlardı.

İşin gerçeğiyse, kendi hayaline aşıktı bu solcu aydınlar. Ezilenlerle değil, kendi hayalleriyle ilişki kuruyorlardı. Ama gerçeğin kendisi, hayallerindeki çatlaklardan içeri sızınca kızıyorlardı. O yüzden arabesk lanetli bir müzikti, duymaya tahammülleri bile yoktu. İlan-ı aşk ettiğinin gerçeğini gördüğünde ona hissedeceği duygular, arabesk müziği duyduğu nefret ve aşağılamada yansıyordu. Bu yüzden, solcu aydın, Ruhi Su dinliyordu. Ama Ruhi Su, o ezilenlerin değil, ezilenlere uzaktan platonik aşk duyan, onları gerçekte oldukları gibi değil, kendi hayalindeki gibi gören solcu aydının müziğini yapıyordu. Bu koşullarda bu türden solcuların varabileceği yer narsizm olacaktı. Zaten öyle de oldu. Narsistti, kendine hayrandı solcu aydın. Ezilenleri hor görmeleri tam da bu yüzdendi. Hor görmek zorundaydılar. Çünkü aslında onlarla aynı realiteyi paylaşıyorlardı, aynı “pislikler” kendi paylarına da düşüyordu. Hor görmeseler, kendi gerçeklikleriyle de yüzleşmek zorunda kalacaklardı.

Bir tarafta yıkılması gereken burjuva düzeni. Öbür tarafta, onu yıkmakla görevli güzeller güzeli ezilen sınıf. Arada, ezilen sınıfa "hadi güzelim, yık" diyerek teori veren solcu aydın. Ama o da ne? Burjuva düzeni olduğu gibi yerinde duruyor, üstüne bir de 12 Eylül solcu aydınların üzerinden silindir gibi geçiyor, ama ezilen sınıf arabesk dinleyip kıçının üzerinde oturuyordu!

Hikaye aşağı yukarı böyleydi.

Sonrası, tüm platonik aşkların sonu gibi oldu. Solcu aydın bunalıma girdi. Önce 80'lerin tahammülfersa "bunalımlı aydın filmleri"nde iç geçirdi. Sonra bir kısmı kendini kurtarıp Özal'ın açtığı yolda reklamcı oldu. Bir de Zülfü Livaneli oldu.

Leyla İpekçi'nin yazısını okuyunca, "aydının olaylara baktığı yer ve bakma biçimi" konusunda aklımdan bunlar geçti. Bire bir paralellik kurduğumdan değil. Ama çok temel bir noktada -en azından benim çok temel bulduğum bir noktada- aralarında benzerlik var. O da "bakma”nın kendisi.

Leyla İpekçi’nin yaptığı da, “bakmak”. Evet, uzaktan bakmıyor, yüceltmiyor, güzellemiyor. “Oraya”, yakına gidip “hayata karışarak” bakıyor. Ama, “uzak” ne, “yakın” ne? Oradaki hayata karışmak sahiden mümkün mü?

Leyla İpekçi, her ne kadar, tüm filtrelerden sıyrılma çabası içinde olsa da, tuttuğu yöntem, zorunlu olarak onu filtreli bakmaya mecbur bırakıyor. Çünkü elinde bir mikroskop var. Evet, uzaktan teleskopla değil, yakına girip bakmaya çalışıyor. Şiddet ortamı ile çocukların benlikleri arasındaki ilişkiyi “diyalektik olmaya çalışarak” kurmaya çabalıyor. Ama fark etmiyor. Mesele, aradaki aracın kendisi. Aracın niteliği ya da doğru veya yanlış olmasında değil sorun, bizzat bir aracın var olmasında. İster teleskop olsun, ister mikroskop, sonuçta “analitik araçlar” var arada. Ne kadar yakından bakarsa baksın arada öylesine aşılmaz bir mesafe var ki, gerçekliği atomlarına kadar gösteren bir araçla da yaklaşsa sonuç değişmeyecek. O aradaki mesafe kapanmayacak. Leyla İpekçi’nin “anlamak” için çıktığı seyahatte kullandığı yöntemin kaçınılmaz sonucu bu. “Oryantalist” olmadığını bize vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. Bunu söylerken aslında samimi davranıyor, eminim ki oryantalist olmamaya çalışmıştır. Ama işe yarıyor mu? Hayır. Çünkü Leyla İpekçi, sosyal bilim araştırması yapan bir bilimcinin yöntemlerini kullanıyor. Bir bilimcinin kuracağı ilişkiden çok farklı bir ilişki kurmaya çalışıyor ama yöntemi aynı olduğu için “anlama” mümkün olmuyor. Sadece birtakım “verilerle” bize dönüyor. “Anlamak” yerine “analiz etmiş” oluyor. Bu değersiz mi? Değil, kuşkusuz. Şiddet ve benlik kurgusu arasındaki ilişkiye dair ampirik bulgular olarak, bize bir şeyler anlatabilir. Ama elbet, bu ampirik bulguları iyi yoğurmak için, iyi de teori lazım. Demem şu ki, Leyla İpekçi, “anlamak” üzere yola çıkmış ama yöntemi buna uygun olmadığı için, “analitik araçlar”ın evreniyle sınırlanıp elinde “analizler”le, “tespitler”le dönmüş. Bunlar, orada yaşanan realite hakkında bilgilenmemiz, fikir sahibi olmamız için değerlidir. Ama Leyla İpekçi’nin varmak istediği yere onu vardırmıyor. Vardırmak şöyle dursun, gördüklerini anlatırken kullandığı dil, sanki "başka bir toplumu tasvir eden bir dil" olduğu için, onu bulunmaktan kaçındığı yerin tam ortasına sürüklüyor.

Leyla İpekçi, belli ki, Güneydoğu’da, hatta sırf Güneydoğu’da değil, toplumun geneline yayılmış şiddet ortamını kendisine mesele ediyor. Vicdanı sızlıyor. Öfkeleniyor. Sorumluluk duyuyor… Ama verdiği tepkinin, daha çok, -bilmiyorum acımasızca bir niteleme mi olur- bir “vicdan rahatlatma” seyahati olduğunu düşünüyorum. Aslında, bunu hepimiz yapıyoruz. Bu bize, acı çekene kayıtsız kalmamış olma yanılsaması yaşatıyor. Böyle yaparak, politik oluyoruz, sorumlu entelektüeller oluyoruz, topluma, ezilene, acı çekene yüzümüzü çevirmemiş oluyoruz vs vs…

Bunun yerine, Leyla İpekçi başka bir şey yapsaydı… Şiddet, sadece Leyla İpekçi’nin seyahat ettiği yerde yaşanmıyor. Bu şiddeti (bileşik kaplar kanunundaki gibi) bir bütün olarak, hep beraber yaşıyoruz. Oradaki şiddet, tüm bir hayata yayılıyor. Her birimiz, çok farklı görünümleriyle, girdiği değişik kılıklarla, bu şiddetten payımızı alıyoruz. Leyla İpekçi bize, kendi payına düşeni anlatsaydı. Belki o zaman, hem kendi kendinin dili olurken, aynı zamanda, hem oradaki çocukların dili olabilirdi. Hem de bu sayede "başka bir hem de biz kendi payımıza düşeni dillendirip ekleyebileceğimiz bir kanala dahil olur, birbirimizle çok daha dokunulur bir ilişki kurar, bir araya gelebilirdik. Bu, çok önemli bir farkındalık yaratmaya da yarardı: Hepimizi beceriliyoruz!

Bir de: Oryantalist bakışın nesnesi taş, toprak değildir ki zaten…
Mustafa Konur, 3 Şubat 2010

30 Ocak 2010

Howard Zinn'in laneti


"Tarihçi" nasıl bir canlıdır?

Habertürk, Ciner tarafından satın alınalı ve kendini reyting ölçümüne sokalı ve Fatih Altaylı da memleketin "aydınlatıcısı"(!!!) olalı beri; şuna buna cahil(?!) diyen, saray sevdalısı, büyük malumatfuruş, "Franco herkesi kesti ama İspanya'yı da adam etti" diyebilen Murat Bardakçı tarihçi oldu! Oysa bir zamanlar insanların yüzü kızarırdı!

Gelin, tarihçi nedir, nasıl olur, hep beraber görelim:

"Amerika Birleşik Devletleri'nde yazar, tarihçi ve siyasi aktivist Howard Zinn 87 yaşında yaşamını yitirdi. Kızı Myla Kabat-Zinn, dün gerçekleşen ölüme kalp krizinin neden olduğunu açıkladı.

1980'de sessiz sedasız yayınlanan "ABD Halklarının Tarihi" kitabı aradan geçen zamanda 1 milyon baskıya ulaştı. ABD'nin tarihinde işçileri, kadınları ve savaş karşıtlarını öne çıkaran, Kristof Kolomb da dahil kıtaya gelen kaşifleri yerlilere karşı soykırımla suçlayan Zinn soldan bakan bir hikaye anlatıyordu. Eleştirilere karşı 1998'de verdiği bir röportajda "Tam bir hikaye diye birşey yoktur; her hikaye eksiktir" demişti.

1922'de New York'ta Yahudi göçmen anne babanın çocuğu olarak doğan Zinn, çocukluğunu Brooklyn'in yoksul bir mahallesinde Charles Dickens romanlarından etkilenerek geçirdi. 17 yaşında mahalledeki komünistlerin çağrısıyla katıldığı bir eylemde polis şiddetiyle karşılaştığında önce inanamadığını, sonra inanılmaz derecede öfkelendiğini söyleyecekti.

Eğitimi İkinci Dünya Savaşı'yla devam etti. 1943'te hava kuvvetlerine bağlı olarak Avrupa'da görev aldı fakat daha sonra ne yaptığını sorguladı. EVE DÖNDÜĞÜNDE ALDIĞI MADALYALARI BİR KUTUYA KOYUP ÜZERİNE "BİR DAHA ASLA" DİYE YAZDIĞINI ANLATACAKTI.

New York ve Columbia üniversitelerine devam etti; tarih doktorasını tamamladı. 1956'da ayrımcı Atlanta'da sadece siyah kadınların devam ettiği Spelman Koleji'nde tarih ve sosyal bilimler bölüm başkanı oldu.

Medeni haklar hareketi sırasında öğrencilerini eyleme geçmeye teşvik etti; bu konuda yazdı. Öğrenciler tarafından sevilse de yöneticiler tarafından tutulmadı. 1963'te Spelman'dan "itaatsizlik" nedeniyle atıldı. Boston Üniversitesi'ndeki yılları da Vietnam Savaşı ve üniversite yönetimine kaşı mücadeleyle geçti.

1988'de emekli olmadan önce son günlerini kampüsteki hemşirelerin grevine destek vererek geçirdi. Tarih kitaplarının yanı sıra üç tane oyun yazdı. Eli Roslyn'i 2008'de kaybetti. İki çocukları vardı.

Zinn'in Türkçe'ye çevrilen kitapları arasında "Halkların Tarihi"nin yanı sıra "Marx Döndü" adlı oyunu ve "Öteki Amerika" bulunuyor."

Bianet, 28.01.2010


Bir tarafta "bir daha asla!" diyebilen Zinn, öte tarafta "kesti ama İspanya'yı da adam etti" diyen Bardakçı. Bardakçı ile Zinn'i aynı cümleden ele almanın ayıbının ve abesliğinin farkındayım. Ömrü hayatında görüp görebileceği en büyük iltifat budur. Gelgelelim, Howard Zinn'in, Bardakçı'nın suratında patlayan (ve bizim devleti de fena halde tokatlayan) bir lafı var:

"MASUM İNSANLARI ÖLDÜRMENİN AYIBINI ÖRTECEK BÜYÜKLÜKTE BİR BAYRAK YOKTUR."

Sonra devam ediyor Zinn: “Amacım, anlatılan tarihteki Kolomb’u yokluğunda suçlamamız, yargılamamız, mahkum etmemiz gerektiğini belirtmek değil. Bunun için çok geç; bu ahlaken yararsız bilimsel bir çalışma olacaktır. GADDARLIKLARIN, ACIKLI FAKAT GELİŞME İÇİN ÖDENMESİ GEREKEN BEDELLER OLARAK KOLAYCA KABULÜ (Batı medeniyetini kurtarmak için Hiroşima ve Vietnam, sosyalizmi kurtarmak için Kronstadt ve Macaristan, hepimizi kurtarmak için nükleer yayılma) HÂLÂ BİZİMLE. Bu gaddarlıkların hâlâ bizimle olmasının bir nedeni, radyoaktif atıkları konteynırlar ile dünyaya gömmemiz gibi bunları da diğer gerçekler yığınına gömmeyi öğrenmemiz.”

Howard Zinn'in laneti, Bardakçı'nın üzerine olsun!


Mustafa Konur, 30.01.2010

24 Ocak 2010

Götteki gülücük

Bir alttaki "evet, aynen, hasssiktir!" yazısına yorum yazan iki kişi, ne yapmaya ve ne yapmamaya çalıştığımı -bilinçsizce de olsa- fark etmiş görünüyorlar.

" Adsız 1:

romantik mi?ben buna "abartılmış komedi" der ve götümle gülerim.

Adsız 2:

ben de "abartılmış komedi" demem de, "dram dram dram" derim ! ne kadar bayılıyoruz şu leş gibi kokuşmuş edebiyata! hayır belki dilindeki şu yapmacıklıktan kurtulsa birilerini ikna edebilecek ama...hâlâ "mavi gözlü sarışın melek"lerle robotlaşmış bitakım sinirleri uyarmaya çalışıyor. ne kadar yalancı sahtekar katlanılmaz yaratıklarız... "


"abartılmış komedi"ye de eyvallah, "dram dram dram"a da. lakin ben, Adsız 2'nin şu "yapmacıklıktan kurtulsa birilerini ikna edebilecek" lafına takıldım. takıldım, çünkü, ancak "hakikat"e erdiklerine inananlar başkalarını "ikna" etmeye çalışırlar. şükürler olsun böyle bir vehim bende yok. gelgelelim, Adsız 2, gazete deyince 'hakikat vaz eden' köşe yazarlarının, tartışma deyince ekrandan geçen 'kurtarıcı sesler korosu'nun anlaşıldığı bir toplumun mamulü sonuçta. haliyle kendisi de ikna edilmek istiyor ya da en azından, meseleyi "ikna etmek ve edilmek" üzerinden kavrayabiliyor. eylemek yerine eylenmeyi tercih etmeye hakkı var elbet. şayet böyleyse, doğru yer burası değil. Recep, Deniz, Devlet, Ertuğrul, Oktay, Can, Ruhat, Fatih, İlker, Kenan; yani Hale Lale Jale ve Bütün Mahalle orada onu bekliyor.

beni en iyi -ve vücudunun en doğru yeriyle- Adsız 1 "hissetmiş": "yaradan"ın biçtiği işlevine hapsolmuş götünüzde ben gülücükler açtırabiliyorsam ne mutlu bana! bu denli ciddiye alınmaya kim kayıtsız kalabilir? daha ne isterim!

Mustafa

29 Aralık 2009

Evet, aynen, hasssiktir!

Osman Baydemir'in gırtlağında daha fazla tutamadığı o ağız dolusu küfrü, o küfrü dışarı fırlatan öfkeyi anlayabilmemiz için ufacık bir Kürt kızının korku dolu yüreğine kulak vermemiz gerekiyor:

"Sevgilim Diyarbakır'a atanmıştı, sık sık Istanbul'a geliyordu, her gün saatlerce telefonda konuşuyorduk, çok özlüyorduk birbirimizi, öte yandan ilişkimizin hasara uğradığı günlerdi. Canımız yanıyordu. Birbirimizi ne çok sevdiğimizi anlamamıza yaramıştı aşkın derin ve karanlık imtihanı. Yara almıştık ve şimdi birbirimizin yaralarının başını bekliyorduk.

Bu kez de o çağırdı beni yanına, atladığım gibi uçağa Diyarbakır'a, ona gittim. Çok güzel günler geçirdik Diyarbakır'da, o bana çocukluğunu gösterdi.
...
Sıra şimdi de benim çocukluğumu göstermeye gelmişti ona. Günübirliğine Mardin'e gitmeye karar verdik. Çok değil bir saat sürüyordu yol. Yolların tekin olmadığı, hava karardıktan sonraysa asla yollara çıkılamayacağı söylendi, biz de sabah binip akşamüstü son arabayla geri dönmeye karar verdik. Son araba saat beşteydi. Bu saat beşteki son arabaya ilişkin, burada anlatamayacağım, ancak bir başka yazının konusu olabilecek bir öyküm daha vardır. Ailemden gizli, üstelik kimse tanımasın diye tebdil giyinmiş olarak, Urfa'dan dört saatlik yol teperek, on beş dakikalığına o zamanki sevgilimi görmeye Mardin'e gelmiş, onu, ancak on beş dakika görebildikten sonra, son arabayla yeniden aynı yolu geri dönmüştüm. On beş yaşındaydım, aşkın uğruna katlanılabilecek bütün yollarını o yaşta geçmeye başlamıştım. Birden son arabanın yeniden söz konusu olmasıyla birlikte, o yolculuğu hatırladım, canım yandı. Aşk bu topraklarda hâlâ imkânsızdı. Ne çocukluğunuzun izini sürmeye, ne aşkınızın rüzgârında savrulmanıza izin vardı. Yaşanılan karanlık günlerin gölgesi düşüyordu yüreğinize. Ne yana dönseniz, kirli bir savaşın acımasız koşulları, açık ya da gizli vahşetiyle karşınıza dikiliyordu. Türkiye'nin doğusuyla batısı arasındaki farkın hiçbir zaman kapanmadığını bildiğiniz gibi, gün günden doğunun zararına açıldığını da bir kez daha görüyordunuz.

Diyarbakır, benim çocukluğumdan bildiğim tanıdığım Diyarbakır değildi artık. Havada elle tutulur bir korku ve gerilim vardı. Ancak filmlerden tanıdığım bir savaş şehri olmuştu, sokaklarında birbirlerini kuşkuyla süzerek tetik gezen insanlar dolaşıyordu. Şiddet ve öfke soluduğumuz havaya sinmişti. Her an büyük bir şey olacakmış gibi tekinsiz dolaşıyordunuz.
...
Zaman daralıyordu, dönmek zorundaydık. Bense her yeri, her sokağı, her taşı göstermek istiyordum ona. Dönmemize yakın, ta tepelere, Mardin kalesinin eteklerindeki evlerin oralara kadar çıktık, çocukluğumda olmayan elektrikli teller gerilmişti sokakların bittiği, kalenin eteklerinin başladığı yerlere. Kalenin eteklerinde hemen her yer askeri bölgelerin yasak işaretleriyle doluydu. Kenti ölüm kuşatmıştı. Bizim görmediğimiz ama sürekli bizi gören karanlık gözler hissediyorduk üzerimizde.

Geri döndük, yeniden şehrin merkezine inerken, daha çok Kürtlerin oturduğu mahallelerin birinde, evlerden birinin ağır, büyük kapısı güçlükle açıldı. Ardından, üç dört yaşlarında, sarışın, lüle saçlı, mavi gözlü ve boynunda iri mavi boncuklar taşıyan masal güzeli bir kız çocuğu, eşiği atlayarak ansızın sokağa, önümüze çıktı. Bizi görünce duraladı. Bu güzel Kürt meleği, bize, inmekte olan günün son armağanı gibiydi; gözlerimizin önünde birdenbire beliriveren varlığıyla bizi heyecanlandırmıştı. Eğilip sevecek oldum. Kuşkulu gözlerle baktı ilkin, ardından bir iki adım gerileyerek "Polis, polis" diye uzaklaştı bizden. Bizi polis sanmış, korkmuştu. Vurgun yemişe dönmüştük, demek biraz kentli giyinmiş herkes yabancı, her yabancı da polis demekti, daha beş yaşında bile olmayan bu küçük kız çocuğu için? Bunca yıldan sonra ve böyle özel bir günde, hangi karanlık intikam perisinin bana oyunuydu bu dramatik karşılaşma? Yaşlı gözlerle, ilkin Türkçe, ardından Arapça polis olmadığımızı anlatmaya çalıştımsa da, dilimden anlamıyor, dahası inanmıyordu. Birdenbire mahzunlaşmıştı ve bizden kaçıyordu. Gözlerinde, ancak çok şey yaşamış büyüklerde görülebilecek derin bir acı vardı. Sonunda çıktığı kapının ardında yeniden gözden kayboldu. Kalakaldık. Bir tek bu olay, beni derinden yaralayan bu dramatik karşılaşma, yüzlerce gazete haberinin, yüzlerce fotoğrafın anlatmakta eksik kaldığı her şeyi bir kerede anlatmıştı."
Murathan Mungan, "Paranın Cinleri"

Bu yazıya başlarken, aklımda yazacak çok şey vardı. Şimdi, şu anda, şu satırı yazarken hepsini unuttum. Kolay gözyaşı dökebilen biri değilim. Ama bu küçük kızın yüreğine yerleştirilmiş derin korku, muhtemelen kendi kalbime benim koyduğum kabuğu, şimdilik zayıf bir gözyaşına dönüşerek çatlatıyor.

Bu ufacık kızın kalbinin korkusu, belki hepimizin kalbini kabuklaştıran korkuyu çatlatabilir. İşte tam da bu noktada, birbirimizle, bir arada, beraberce nasıl yaşayabileceğimizin yanıtını bulabiliriz.

Biz, hepimiz, her birimiz, birbirimizin gözlerinin içine, gözbebeklerine bakabiliriz. Bunu becerebiliriz.

Türk ile Kürt, belki bir masada beraber pastırmalı kuru fasulye yerken birbirlerinin gözlerinin içini yakalayabilir. Kim sevmez ki pastırmalı kuru fasulyeyi?

Birbirimizin gözünün içine bakabilirsek, işte o zaman, hepimizin ne kadar yoksul, ne kadar kimsesiz olduğunun farkına belki varabiliriz.

Türk ile Kürt, birbirlerinin gözlerinin içine bakabilirse, orada buluşabilirse, savaşla orgazm olan muktedirlerin gölgesinde kaldıklarını ve orada aslında aynı çığlığı attıklarını fark ederler belki.

Belki o zaman Türk ile Kürt, ikisini de dilsiz bırakan, ikisini de sağırlaştıran tahakküm dilinden kurtulup birbirlerini anlayabilecekleri başka bir dil kurabilir.

Türk ile Kürt, ancak aynı çığlığı attıklarını anladıklarında birbirleriyle konuşabilirler.

Ama... Birbirimizin gözlerinde aynı yoksulluğu, aynı çığlığı, aynı kimsesizliği gördüğümüzde, ağlamayacağız. Üzülmeyeceğiz. Ama kızacağız. Çok kızacağız. Ancak o zaman, genelkurmay başkanlarının, gazete köşelerindeki fikir babalarının, ve her türlü muktedirin bize ölümü dikte eden parmaklarını beraberce tutup koparabileceğiz.

Murathan Mungan'ın boğazına oturan taş, "sakıncalı insan" olarak dünyaya geldiğini henüz bilemeyen o minicik Kürt kızının yüreğini boğan korku, bugün Osman Baydemir'in ağzından küfür olarak dışarı fırlıyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün mehmetçikleştirilerek iğdiş edilen gencecik insanların bedenine kurşun olarak giriyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün gerillalaştırılan gencecik insanların burnuna dağların mis kokusu olarak değil, barutun ölüm kokusu olarak giriyor.

Mehmetçik ile gerilla, bir masada oturacak ve pastırmalı kuru fasulye yiyecek.

Mehmetçiğe de, gerillaya da ölümü dikte eden parmak, aynı parmak. Ve o parmak, bir tabak kuru fasulyeyle koparılabilecek kadar zayıf! Buna inanın! Yeter ki mehmetçik gerillanın gözünde kendi çığlığını, gerilla mehmetçiğin gözünde kendi kimsesizliğini bulsun.

Buna romantiklik diyecek olana da, bir kez daha, hem de en ağırından, hasssiktir!



Mustafa Konur, 29 Aralık 2009

08 Kasım 2009

Lilika

Onu aldığımda iki aylıktı. Minicik bir şey.
Avucuma koyup baktığımda dehşete düşmüştüm. Bu kadar küçük bir canlıyı ilk kez elimde tutuyordum.
Annesinden ayrılmıştı.
Acı acı miyavlayıp dolandı durdu evde.
Benim de ilk kez bir kedim oluyor, kedilerden anlamıyorum, alışacak mı acaba diye endişe ediyorum.
Miyavlaması durur diye bekledim.
Durmadı.
Uykum geldi. Yattım.
Yüz üstü uyurum ben.
Bir baktım, yanıma gelmiş.
Sırtıma çıktı.
Oracıkta kıvrılıp uyudu.
Kendisini sevdirmez. Kucağınıza alamazsınız. Naylon yer. Sigara paketinin jelatinine bayılır; çiğner ve yutar. Yeryüzünün muhtemelen en ödlek kedisidir. Kendi dahil her şeyden korkar. Elektrik süpürgesinin ucunu görse evin öbür ucuna kaçar. Gardırobumun sol kanadı fetişidir. Her gün oranın önüne gidip miyavlar, aç şunu diye. Açarım. Girer içeri. Koklar. Bakınır. Çıkar. Bilgisayarıma bağlı tüm kabloları kemirir koparır. Bu huyundan zarar görmemek için evin orasına burasına bıraktığım birkaç metrelik kablo parçalarına dokunmayıp gene benim kabloları koparacak kadar akıllıdır. Birazcık da takıntılıdır; kakasını tam örtemedi diye dakikalarca uğraşır.
Ve çok konuşur...
Anası İstanbullu bir tekir, babası Samsunlu bir sarman.
Bugün, 9 yaşına girdi.
Akrep burcudur.
Lilika'yla beraber yaşamaya başlamak benim hayatımdaki en büyük devrimdir. İster hayvan olsun, ister insan, "benim gibi olmayan"ı "öteki" olarak görmemenin ancak "ilişki kurarak" mümkün olabileceğini Lilika'dan öğrendim. İlişki kurmadığınız sürece bir hayvanın sizin için sadece "hayvan" olarak kalacağını, beraber yaşamaya başladıktan sonra onun bir "hayvan" olmaktan çıkıp "beraber yaşadığınız bir canlı"ya dönüştüğünü fark ettiğinizde tattığınız duygunun hem ufuk hem de kalp açıcı olduğunu anlamam onun sayesinde oldu.
Mustafa Konur

31 Ekim 2009

Sinemadan çıkmış insan

Hayatta sinemadan daha yalancı ne var? Ve başka hangi yalan insanın kanına girme gücüne sinema kadar sahip? Roman da, hikaye de, tiyatro da sinemadan daha az yalancı değiller. Sinemanın farkı, gündelik hayata ara verircesine kapandığınız karanlık bir salonda işini görüyor olması. Birazdan ışıkların söneceğini, perdede yalanların en büyüklerinden birine daha gönüllü gönüllü kanacağınızı bilirsiniz…

Sinema üzerine, sinemanın ne olduğu, ne olmadığı üzerine yazanlar çoğunlukla doğrudan sinema ve sinema filminden bahseder. Galiba bir kişi hariç (en azından benim bildiğim kadarıyla), kimse sinemacının uydurmalarına, yalanlarına kanmak için tıpış tıpış sinemaya giden seyircinin durumundan pek bahsetmemiştir…

Türkçe edebiyatın en güçlü isimlerinden Yusuf Atılgan, “Aylak Adam” romanında, “sinemadan çıkmış insan” diye bir canlı türünden bahseder. Filmin bitmesi ile kişinin gün ışığına çıkması arasında geçen o sürede, kısacık ömürlü bir canlı türünün yaşadığını söyler. Hepimiz, o kısacık sürede bize bir şeyler olduğunu biliriz, ama adını koyamayız. İşte bunun ne olduğunu anlatmak, Yusuf Atılgan gibi has edebiyatçıların işidir.

Atılgan’ın kahramanı, girdiği sinemadan iki saat sonra çıkar ve tekrar kalabalıklara karışır:

“İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: ‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’ Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. ‘Eve gidip okusam.’ Durağa yürüdü. ‘Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…’ Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu…”

Yusuf Atılgan’ın anlatmaya çalıştığının anahtarı, yabancılaşma kavramında sanırım. Atılgan’ın kahramanları, çevrelerine, “kalabalıklara” yabancılaşmış karakterlerdir. Kalabalıkların bir parçası olsalar da, insanlara yabancılaşmışlardır. Ama burada Atılgan, farklı bir yabancılaşma türünü de yakalıyor. Belki de bir tür “karşı-yabancılaşma”. Atılgan’ın karakteri, zaten kalabalıklara yabancılaşmış olarak girdiği sinemadan, o kalabalıklara farklı bir yabancılaşmayla çıkıyor dışarı. İçindeyken kalabalık olarak görmediği kalabalığı, sinemadan sonra bir kalabalık olarak görüyor. Onlara bir şeyler anlatmak, onları kurtarmak istiyor.

Bu duyguyu yaşayanların sayısı az olmasa gerek. İzlemiş olduğunuz iyi bir film ise, karanlık salondan gün ışığına çıktığınızda, akan kalabalıklara bir şey söylemek, onları şöyle bir tutup silkelemek, gözlerini açmak istersiniz. Hatta işi abartıp, bir tür tanrısallık da yüklersiniz kendinize. Bana göre, sinemanın insan üzerindeki en büyük etkisi budur. Karanlık bir salonda kişiye büyü yapıp, “hadi şimdi git titret şu kalabalıkları” dercesine sizi dışarı yollayan bir büyücüye benzemesi.

Atılgan’ın da söylediği gibi, bu yaratığın ömrü kısadır. Oldukça kısa. Kalabalıklar güçlüdür çünkü. Dünyanın en iyi filmlerinin hepsini de izleseniz, kalabalıklara etki etmeniz çok zordur. Gerçi kalabalıklar da yalana bayılır ama onların beklediği yalanlar, sinemadan çıkmış insan denen bu yaratığın az önce karanlık salonda izlediği yalanlar değil, kalabalıkların kalabalığını bozmayacak yalanlardır. Sinemadan çıkmış insan, bu yalanları söyleyemez. Ama az sonra o da kalabalıklara karışacak, onlarla beraber aynı yalanlara susayacaktır.

Yalanlara ihtiyacımız var. Sinema da bize en karşı durulmaz yalanları söyler. İyi bir film izledikten hemen sonra, işte o kısacık sürede, kalabalıkları kalabalık olmaktan kurtaracak esrarı çözdüğünüzü hissedersiniz. Muhtemelen, gene o kısacık süre boyunca, gökteki tanrıyla da işiniz olmaz pek. Çünkü sinemanın yalanları daha iyidir.

Mustafa Konur

12 Eylül 2009

O yeşil palto

12 Eylül 1980 sabahı ben balkondan sokağa bakıyordum. Babam heyecanlı telefon konuşmaları yaparak arkadaşlarıyla sevincini paylaşıyordu. Annem mutfaktaydı...

O tarihten yirmi beş yıl sonra, bugün, trendeki çocukların bu gürültüsü, o sabah on yaşımda kulağıma yerleşen sessizliği hatırlatıyor.

Sokak gazetecisi o gün geçmemişti. Ortalıkta kedi köpek bile yoktu. Biri sanki düğmesine basıp kapamıştı sokağı. Yirmi beş yıl sonra çıkan bu gürültü, hafızamda kendiliğinden adresini bulup o sessizliğin yanına kaydoluyor. İki gün önce tam kalbinin üzerinden bıçaklanan arkadaşımın yattığı hastaneye varmam yarım saati bulmaz. Bu çocuklar sabahtan beri trende gidip geliyor olmalılar. Akşama kadar Sirkeci-Halkalı arası böyle devam edecekler. Yaşı daha büyük olanlar kapının dışına asılıp trenin hızına meydan okuyor. Küçük olanları açık kapılardan ayaklarını uzatmakla yetiniyor. Hangisi kendisini daha çok tehlikeye attıysa akşam o daha gururlu uyuyacak. Okula gidiyor da olsalar, orada bir numaradan fazla bir şey değiller. Babaları asgari ücretli de olsa, gene de işsizdir. Gündeliğe gittikleri evlerin yüce gönüllü hanımları, ekşimiş yemekleri analarına verip vicdanını temizliyordur. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, umutsuz, geleceksiz, şimdiden delirmiş çocuklar olarak tren kapılarından dışarı sarkıyor.

Hastaneye varınca arkadaşımın göğsüne bir boru takıldığını öğreniyorum. İçeride birikmiş kan yavaş yavaş plastik bir kutuya boşalıyor. Birbirimize boş gözlerle bakıyoruz. Aklımız almıyor, o bıçak oraya niye girdi? Sırf eşcinsel diye mi? Bu toplumun nasıl ırzına geçilmiştir ki birini sadece eşcinsel olduğu için yolda yürürken bıçaklayabilecek kadar hayattan umudunu kesmiş insanlar yaratır? Yıllar boyunca edindiğimiz birikim, bu soruların yanıtını veremiyor. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, bir bıçak olarak arkadaşımın göğsüne saplanıyor.

25 yıl önce, 12 Eylül 1980 sabahı, babam çok sevindiğine göre iyi bir şey oldu diye düşünüyordum. Annem her günkü gibi mutfakta yemek pişiriyordu, demek ki çok da önemli bir şey olmamalıydı bu “ihtilal”. Babam bu sözcüğü kullanıyordu. Telefonda arkadaşlarına söylediklerine bakılırsa, hasretle beklenen bir şey olduğu için sevinmeliydik. Yıldırım baskı yapan gazetelerde asker üniformalı yaşlı adamların ülkenin idaresine el koyduğunu okuyordum. Salonun duvarında subay üniformalı bir resmi asılı duran dedemle aynı kıyafetleri giydiklerine göre bu adamlar iyi adamlar olmalıydılar. Hem babam da sevinmişti. Fakat sokaktaki sessizliği, ortalığın neden ıssızlaştığını anlayamıyordum. Ve bu ihtilal denen şeyin ne işe yaradığını da...

12 Eylül’ün hikmetini bir yıl sonra babamın yeşil paltosu sayesinde anladım. On iki yaşıma geldiğimde, babam beni hayat çarkıyla tanıştırmak için gittiği her yere götürmeye başlamıştı. Gene bir gün onunla dışarı çıkarken üzerinde daha önce hiç görmediğim bir palto giydiğini gördüm. Yeni almamış. Uzun yıllardır gardıropta duruyormuş. Gerektiği zaman giyilecek bir paltoymuş. Yedek subaylığı sırasında ordu vermiş. Orduya da bilmem hangi tarihte Almanlar yardım olarak göndermiş. Yıllar sonra bu palto İkinci Dünya Savaşı filmlerinde de karşıma çıkacaktı. Tam bir Nazi paltosuydu. Üzerinde hiçbir rütbe, hiçbir işaret yoktu ama giyildiği anda kişiyi bir otorite öznesine dönüştürüyordu. Tek başına bile yıldırıcıydı. O gün babamla Bağ-kur’a gittik. Sigorta işlerini halledecekti. Paltonun etkisini artırsın diye babasından kalan İstiklal Madalyası’nı da sol göğsüne iliştirmişti. Binadan içeri girer girmez o paltonun hikmetini ben bile kavradım. Herkesin dikkatini çekiyor, insanlar endişeli gözlerle babama bakıyordu. İlgili memur, kalabalık yüzünden paltoyu fark etmemiş olsa gerek, işlemlerin bitmediğini, imzaların tamamlanmadığını, daha sonra tekrar gelmesini söyleyerek babamı başından savmaya çalışıyordu. Babamın sesi yükselmeye başladı. Kalabalığın arasından sıyrılıp sert bir sesle hemen o anda işinin bitirilmesini söyledi. “Ne halt ediyorsunuz burada, yoksa 12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?!” Babamın bu sert cümlesini duyan memurlar, önce onun yeşil paltosuna bakmış, sonra iki saniye içinde elleri ayakları birbirine karışarak dosyasını aramaya koyulmuşlardı. Anlamıştım ki 12 Eylül, işte bu yeşil paltoydu.

Babam, 12 Eylül’ü üzerine giymeyi yıllarca sürdürdü. 12 Eylül'e ve Kenan Evren'e bağlılığı ölene kadar sürdü. Tapınma derecesindeki Atatürk sevgisi şimdi Kenan Evren’de cisimleşiyordu. Daha minicik bir bebekken babası tarafından Atatürk’le tanıştırılmış, kafası okşanmıştı. Benim büyüdüğüm eve babam tarafından yerleştirilen derin Atatürk atmosferinin altında böyle bir mitolojik hikâye de yatıyordu. Duvarlardaki Atatürk fotoğraflarının yanına Kenan Evren’inkiler de asıldı. O sıralarda Evren, şehir şehir ülkeyi dolaşarak yaptığı konuşmalarla paranoyak bir toplumun tohumlarını atıyordu. “Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız düşman” idi. “Asmayalım da besleyelim mi?” idi. Tamamı televizyondan yayımlanan bu konuşmalar, şimdiki dizi reytinglerini katlayacak kadar çok izlenirdi. İzlenmekle kalmıyor, komşu ziyaretlerindeki sohbetlerin baş konusunu oluşturuyordu. Eğer mevsim yazsa, Evren konuşurken televizyonun sesi ve pencereler iyice açılıyor, insanlar birbirlerine 12 Eylül öncesine dönmek istemeyenlerden olduklarını kanıtlamaya çalışıyordu. Babamın bir hafiye gibi kim vatan haini kim değil diye takibe giriştiğini biliyordum. Türk bayrağı asmayanları mimliyordu.

İşin ilginci benim babam bir Rum'la evlenmişti. Annemden önceki sevgilisi de Rum’du. Oğlu küçükken sokakta “gâvur çocuğu” diye aşağılanırdı. Bir de o günlerde bilmiyordu ama, son nefesini bir Ermeni hastanesinde verecekti. Ama Kenan Evren’i ve 12 Eylül’ü çok seviyordu. Evren emekli olup ortalıktan çekildikten sonra da ona duyduğu sadakat devam etti. Evren’e yönelik eleştiriler zamanla biraz daha yüksek sesle dile getirilir olmuştu. İşte o günlerde babam, yalnız değilsin demek ister gibi Evren ile yazışmaya başladı. Her önemli günde, her milli bayramda, memleket meseleleri ile ilgili yaptığı her açıklama sonrasında tebrik telgrafı gönderiyordu. Kenan Evren de Mısır’daki uzak akraba kıvamında bir ferdi olmuştu ailemizin. Evren’den gelen ilk bir iki yanıt, kendi el yazısını taşıyordu. Ama sonrakiler, matbaada basılmış hazır teşekkür mektuplarıydı. Bunları görünce babamın yüzündeki burukluğa üzülmüştüm. Gene de sadakatinden hiç kaybetmemiş, mektuplarını göndermeyi sürdürmüştü. Bir keresinde telefonda bile konuşmuşlardı. Geçirdiği ciddi bir ameliyat sonrasında Evren, Harbiye Orduevi’nde dinleniyordu. Babam, Evren’in sağlık durumunu gün gün takip etmişti. Bir geçmiş olsun demek, halini hatırını sormak için telefonla arayacaktı. Telefonun olduğu odaya kapandı rahat rahat konuşmak için. Eli ayağına dolanıyordu heyecandan. Ama odadan çıktığında pek mutlu değildi. Evren babamın adını hatırlamamıştı. Oysa babam, gönderdiği mektuplar sayesinde Evren tarafından bilinir biri olduğunu düşünüyordu hep.

O çok gürültülü günlerden kafama kazınan başka bir sessizlik de, bir Rum olan annemin sessizliğiydi. Olaylar hakkında fazla konuşmaz, yemek pişirir, dikiş dikerdi. Olup bitenlere kafası basacak yaşta değildim ama anneme bakınca yüzünde taşıdığı tek başınalığı hissederdim. Zaten onun sessizliği bir başka eylülde, 6-7 Eylül 1955’te başlamıştı. Demokrat Parti’nin bile isteye yarattığı o korkunç faşist dalga sayesinde bu toplumda bir “öteki” olduklarını ve hep öyle kalacaklarını anlamışlardı. Tam elli yıl önceki 6-7 Eylül olayları onun ailesini de vurmuştu. Babasının dükkanı yıkılmış, evleri saldırıya uğramış, hep dost oldukları Türkler o gün birer düşmana dönüşmüştü. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sokakta saldırıya uğrasalar, karakoldaki polis “sen merak etme, yakında tüm gâvurları def edeceğiz” diyerek saldırganı koruyordu. Onlar kendilerini Türk saysa da, adları, dinleri başkaydı. İzmir’den denize dökülenlerin artıklarıydılar. Bu topraklarda Türklüğün kanla, kökenle ölçülmediği, kendine Türk diyen herkesin Türk kabul edildiği safsatası, tıpkı bugünkü gibi o gün de tutmuyordu. 1964’te babası, yirmi bin Rum ile beraber Türkiye’den kovulunca ve ailesinin diğer üyeleri de babalarının peşinden Yunanistan’a gidince, annem burada kaldı. Bir Türk'le evliydi. Ama Yunanistan’a gitse orada da “Türk tohumu” diye dışlanacağını biliyordu. Anlayabilecek kadar büyüdüğümü düşündüğünde “bu ülkede senden başka kimsem yok” diyecekti bana. Ben ise anneanne, büyükbaba, dayı, teyze nedir bilmiyordum. Ben doğmadan önce buradan gitmişlerdi. On yedi yaşıma kadar hiçbirini görmedim. Hayatımda tuttukları tek yer, telefonda işittiğim sesleriydi. Yani aslında yoktular. Dede, anneanne, teyze, dayı gibi kavramların duygusunu bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum. Onları tanıdığımda birer yabancıydılar. Bende içselleşebilmeleri için artık çok geçti. Anneannem uzaklarda öldüğünde ağladım ama anneannemi kaybettiğime değil, ölmüş olmasından acı duyamadığıma ağladım.

6-7 Eylül benim bir yarımı benden kopardıktan tam elli yıl sonra, 12 Eylül silindiri ülkeyi dümdüz ettikten tam yirmi beş yıl sonra, cumhuriyet rejiminin timsali bu külüstür demiryoluna meydan okuyarak hayata tutunmaya çalışan bu tren çocuklarından daha az yalnız değilim: Birkaç ay önceydi. İki küçük çocuğa Türk bayrağı yırttırılmasıyla fitili ateşlenen bir başka faşist dalga ortalığı kaplamıştı. Balkonlara, pencerelere Türk bayrakları asıldı. “Nereye dikilmek istiyorsan, söyle seni oraya dikelim” yazıyordu her yerde. Aynı kan ve kökenden olmayanlara sert bir tebligat gönderiliyordu. Ben bunların olmasını bekliyordum ama annemin de bu dalgaya uyup eve bayrak asabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Babamın her bayramda balkona çektiği bayrağı şimdi o kendi elleriyle asıyordu. Nedenini sorduğumda herkesin öyle yaptığını söyledi. Bugün bu bayrakları astıran kafayla elli yıl önce senin aileni darmadağın eden kafa aynı diye çıkıştığımda aldığım karşılık “saçmalama!” oldu. Kendimi hiç bu kadar yenik hissetmemiştim. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, babamdan sonra annemi de yiyordu.

Mustafa Konur, 2005

24 Mayıs 2009

Domuzlar, kadınlar ve eşcinseller

İlk ortaya çıktığı 80’li yıllarda AIDS, hemen bir eşcinsel hastalığı olarak görülmüştü. Eşcinseller lanetliydi ve işte sonunda belalarını bulmuşlardı.

Kutsal kitaplarda ensest bile aslında hoşgörülüyordu. Lut, kızlarıyla yatağa girmişti ama Tevrat’ta bunu lanetleyen tek bir satır bile yoktu. Oysa erkekler arası eşcinsel ilişkinin payına düşen tanrının en korkunç cezalarıydı. Belli ki iki erkek arasındaki tensel ilişkiyle bir alıp veremediği vardı tanrının. O zamanlardan bugüne, eşcinsellerin üzerindeki lanet kalkmadı ama Tanrı yöntemlerini değiştirmiş görünüyor. Lut’un devrinde yakıp yıkarak ceza veriyordu, 80’lere geldiğimizdeyse artık daha rafine yöntemler kullanıyor, lanetini bir virüsle ulaştırıyordu. HIV, tanrının eşcinsellere lanetiydi. Daha sonra anlaşıldı ki, HIV gayet demokrat bir virüstü; cinsiyet, cinsel rol, cinsel yönelim ayrımı gözetmiyordu. Tanrının erkekliğinin karşısında herkes eşcinseldi.

Eşcinseller, kadınlar ve domuzlar… Tek tanrılı dinlerde Tanrı olarak isimlendirilen ortak karakterin lanetli yaratıkları. Geriye, heteroseksüel erkekler kalıyor: Tanrının sevgisine mazhar olan ayrıcalıklı çoğunluk, yaradılışın esas oğlanları.

İslam ve onun kutsal kitabı Kuran’da kadınların, eşcinsellerin ve domuzların durumu, aynı evi paylaşan ev arkadaşlarına benziyor. Domuzların durumu malum. Onun etini kendi etine katmak, en büyük günahlardan. Eşcinsellerin de domuzlardan farkı yok. İşin ilginç yanı, bu iki günah arasındaki ortaklık: Et. Tanrı, domuzun etiyle erkeğin eti arasında bir paralellik kurmuş belli ki. İkisini de erkeklere yasaklamış. Birini kulluğa ihanet, diğerini de erkekliğe ihanet saymış; kulum olacaksanız benim erkeklik tarifimi bozmayacaksınız, demeye getiriyor.

Peki, kadınlar? Erkekleri çok seven tanrı, kadınları domuzlardan ve eşcinsellerden daha fazla seviyor mu? Özellikle İslam’da, tanrının gözünde kadınların yeri en içinden çıkılmaz tartışma konularından biri olageldi. Türlü surelerde kadınlarla ilgili ayetler işaret edilerek İslam’ın kadınları ikinci sınıftan gördüğü iddia edildi. Böyle diyenlerin karşısına “cennet anaların ayaklarının altındadır” gibi laflarla çıkıldı. Ama burada, kadınlardan değil, annelerden bahsediliyordu. Yaşar Nuri ve benzeri “sofu olmayan” ilahiyatçılar, türlü taklalar atarak tanrıyı ve dini kurtarmaya çalıştı. Ama tanrının, baştan aşağı kendi sözü olan Kuran’da kullandığı söyleme yapılacak bir şey yoktu, bu yüzden de o söyleme hiç değinilmedi:

Okan Bayülgen, şovuna, sevse de sevmese de herkesi çağırır. Onun kimi sevip kimi sevmediğini anlamanın yolu kolaydır: Okan Bayülgen, sevmediklerini de konuk eder ama onlarla pek konuşmaz. Öylece bir köşede oturtur. Soru bile sormaz. Mesela Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan çifti, bu tip konuklardandı. Tanrının üslubu da bunun aynısı. Kuran’ı okuduğunuzda, tanrının sadece erkeklerle konuştuğunu görürsünüz. Kadınları muhatap bile almaz. Kuran’daki söylem baştan aşağı böyledir. Tanrının muhatabı erkeklerdir. Kadınlara bir şey söyleyeceği zaman, gene erkeklere hitap eder, “kadınlarınıza söyleyiniz” diye başlayan cümleler kurar. Böyle yaparak Tanrı, erkekle kadın arasındaki mülkiyet ilişkisini de çatmış olur.

Erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre ve erkek bir tanrının egemenliğinde kurgulanmış bu dünyada, erkeklerin zihninde kadınlar, tıpkı domuzlar ve eşcinseller gibi, birer melanet kaynağı olarak durur. O kadar yerleşmiş ve refleksif bir algıdır ki bu, bir muhakeme sürecini gereksinmeden, kendiliğinden ortaya çıkar; anlık tepkilerde, “ilk akla gelen” türünden düşüncelerde, hep bunun izi vardır. Ne tesadüftür ki, domuzlar ve kadınlar arasında bir kader ortaklığı olduğu en son domuz gribi salgınında ortaya çıktı.

Bugünlerde televizyon kanallarında, Sağlık Bakanlığı tarafından bilgilendirme amaçlı olarak hazırlanmış birtakım filmler dönüp duruyor. Bu filmlerde birbirimize hastalık bulaştırmamak için neler yapmamız gerektiği anlatılıyor: Hapşırırken yüzümüzü elimizle değil de dirseğimizin iç tarafıyla kapatmalıyız, yanımızdakinin suratına doğru öksürüp tıksırmamalıyız, elimize hapşırıp sonra o elle para tutup başkasına vermemeliyiz… Filmlerde bu bilgiler, canlandırmalar yoluyla aktarılıyor.

Bu filmlerin birinde bir ofis ortamındayız. Çalışanlardan bir kadın hastalanmış, hapşırıp duruyor. Patronunun yanında. Patron erkek. Masasında oturuyor. Kadını, kendisine doğru hapşırmaması için uyarıyor. Bir başka filmde bu sefer bir minibüsteyiz. Gene bir kadın hapşırıp öksürüyor. Hapşırırken yüzüne kapattığı eliyle tuttuğu parayı önünde oturan erkeğe, şoföre vermesi için uzatıyor. Dış ses (bu da bir erkek sesi) böyle yapmamamız gerektiğini anlattıktan sonra, işin doğrusu izlettiriliyor.

Bu filmlerin satır arası, alt metinleri bize ne söylüyor? Nasıl bir ideolojik yan var bu filmlerde?

Hapşıranların, yani hastalık bulaştırma riski olanların hepsi kadın. Tehlike altında olan, erkekler. Biri bir erkek patron, öbürü bir erkek yolcu. Sağlıkları yerinde ancak hasta kadınların tehdidi altındalar. Çünkü şuursuz kadınlar etrafa virüs yayıyor ve erkekleri tehlikeye sokuyor. Filmlerde, ne hapşıran erkek var, ne de virüs tehdidi altında bir kadın.

Mizansenlerin bilinçli olarak böyle kurulduğu iddia edilebilir. Böyle bir iddianın da kötümser bir bakış olacağı düşünülür. Oysa keşke bu mizansenler kasten böyle kurulmuş olsalardı. Keşke bu filmleri hazırlayanlar, erkekleri ve kadınları bilinçli olarak böyle temsil etmiş olsalardı. Asıl böylesi iyimser bir bakış olurdu. Çünkü bu mizansenlerde kadınların ve erkeklerin temsilinde kasıt olmadığı apaçık.

Bu filmleri hazırlayanlardan hiçbiri, kadınları şöyle erkekleri de böyle gösterelim diye düşünmedi. Akıllarının ucundan bile geçmedi bu. Her şey kendiliğinden oluverdi. Kadının erkek zihnindeki yeri, bu filmlere kendiliğinden böyle yansıdı. Nasıl ki kelimelerin anlamlarını öğrendikten sonra bunları hiç düşünmeden, otomatik olarak kullanıyorsak, yaşadığımız kültürde kadının ve erkeğin nelere karşılık geldiğini de aynı şekilde yansıtıveriyoruz. Bu içselleşmiş cinsiyet algısı, muhakemeyi, düşünmeyi, akıl yürütmeyi atlayarak çalışıyor. Böyle bir hayat karşısında da kadınlar, domuzlar ve eşcinseller ev arkadaşı oluyor.

Mustafa Konur, 24 Mayıs 2009

18 Mayıs 2009

Gülsüm gerçek, hayat kısa...

Geçen hafta Malatya'da, ileride ineklik tarihinin kilometre taşı olarak anılacak bir olay yaşandı.

Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı Köyü'nde "Gülsüm" adlı bir inek, sahibinin elinden kaçıp ilköğretim okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırınca, Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ineğin sahibi olan aile hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma açılan aile de, devletin hışmından korkup ineği komşu köye sürgüne gönderdi.

Büstü kıran ineğin sahibi olayı şu sözlerle anlattı: "Her gün yaptığım gibi otlaması için dışarı çıkardım. Elimden kaçtı. Yakalamak için peşinden gittiğim sırada okulun öğrencileri ineğin bahçedeki büstü kırdığını söyledi. Olaya çok üzüldük. Ardından büstün kırılması nedeniyle soruşturma başladığını duyduk. Köye gelerek ifadelerimizi aldılar. Neredeyse tüm köylünün ifadesi alındı. Kabahatli olan bir hayvandı. Kasıt olmadığını söylesek de ceza alabileceğimiz söylendi. Bu nedenle korktuğumuz için soruşturmaya sebep olan ineğimizden kurtulmaya karar verdik."

Milli eğitim müdürünün açıklaması ise, kullandığı dil ve üsluba bakılırsa, olayın ciddiyetini gözler önüne seriyordu: "Soruşturma için bir müfettiş görevlendirildi. Olayda bir kasıt olup olmadığı veya olayın oluş biçimi hakkında kesin sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor. Köylülerden alınan bilgiler olayı bir ineğin gerçekleştirdiği yönünde."

Medyanın "Aziz Nesin hikayesi" başlığı atarak karikatürize ettiği bu mühim olayın üzerinde kimse pek durmadı. Oysa ki, olur da ileride bir gün, TC tebaası devlete karşı özgürlüğünü kazanacak olursa, Gülsüm bunun miladı olacaktır. Ama, TC yurttaşı olmanın, dahası Güneydoğulu olmanın ne mene bir şey olduğunu bir inekten öğrenmek, gene de kırıcı tabii.

Güneydoğu'yu, hatta sadece Güneydoğu'yu değil, memleketin her yönündeki hayat iklimini anlamak için, televizyona çıkan, gazetelerde köşeler yazan erkeklere ve kadınlara kulak vermektense, bir inek olan Gülsüm'ün hikayesi çok daha kafa açıcı. Yasama, yürütme, yargı erklerinin burada mostralık olduğunu, esas erkin korku erki olduğunu faş eden tek olay bu da değil. Güneydoğu'da yaşayanlar o denli korkutulmuşlar ki hayatları paranoya ikliminde sürüp gidiyor. Devletin enerji tasarrufu için dağıttığı tasarruflu ampulleri, içine dinleme cihazı yerleştirilmiştir kuşkusuyla kırıyorlar. Dahası da var: Güneydoğulu kadınlara doğum kontrolü için kurs veriliyor. Bu kursların sonunda kadınlara, gebeliği önlemek için devlet spiral takıyor. Onlar da dinleme cihazıdır diye bu spiralleri çıkarttırıyor. Hatta bu durumla ilgili fıkra olarak anlatılan bir olay var. Gerçi bunun fıkra mı yoksa gerçek bir olay mı olduğu meçhul. Çünkü durum öyle bir noktaya geldi ki, gerçeğin kurguya parmak ısırtması işten bile değil:

Güneydoğu'da devlet kadınlara yönelik doğum kontrolü kurslarında anlatıyor: Nasıl korunulur, nasıl hamile kalınmaz, istenmeyen gebeliklerden nasıl kurtulunur vs. Bu kurslara katılan kadınlardan biri de, her akşam kocasına o gün kursta öğrendiklerini anlatıyor. Kocası da merakla dinliyor. Kursun sonunda kadına spiral takıp gönderiyorlar. Akşam kocası gene soruyor, bugün neler öğrendiniz? "Bugün bir şey öğrenmedik," diyor kadın, "ama bana bir şey taktılar." Adam şaşırıyor. Neymiş o, diye soruyor. "Adı çıkıverdi aklımdan, ama artık hamile kalmayacakmışım, onun içinmiş" diyor kadın. Kocası birden telaşlanıyor. "Nasıl izin verirsin buna, deli misin sen" diye karısına bağırıyor, "kesin sana kamera takmışlardır bizi gözetlemek için!" Sonra, aç diyor karısına bacaklarını. Kadın açıyor. Kocası da sırıtan bir suratla karısının kukusunun içine doğru bakıp bağırarak el sallıyor: "Ne mutlu Türküm diyene!"

86 yıllık Cumhuriyet tarihinin özeti işte budur.

Mustafa Konur, 18 Mayıs 2009